SATÜRN’ÜN HALKALARI -1, İngiltere’de Bir Hac Yolculuğu, W.G.Sebald


W.G.SEBALD, Edebiyatçı-Yazar, Prof, PhD, Norwich-East Anglia Uni, ALM-1995, TR-2006, Can Yayın, Çeviren: Yeşim Tükel Kılıç, 268 sf. Los Angeles Times Kitap Ödülü (Yazar ayrıca Berlin Edebiyat, Heinrich Böll, Heinrich Heine ödülleri de almıştır)





Bu geziye çıktığımda rahatsızlanarak yatığım Norwich’teki hastanenin yakınında oturan Janine Dakyns Gustav Flaubert’in eserlerini incelemişti. Ona göre Flaubert, YAZDIKLARININ  affedilmez HATALAR veYALANLARın art arda sıralanmasından  oluştuğunu düşünüyor ve VİCDAN AZABINI sürekli mektuplarında konu ediyordu. Vicdan azabı, HER YERDE durmaksızın ARTTIĞINI gözlemlediği ve KENDİ BEYNİNE bile sıçradığını hissettiği APTALLAŞMA halinden kaynaklanmaktaydı. Flaubert bunu KUMA GÖMÜLMEK gibi birşey olarak nitelemişti. Dakyns, Flaubert’in Emma Bovary‘nin elbise kıvrımlarındaki tek bir KUM TANESİNDE bütün bir SAHRA ÇÖLÜNÜ gördüğünü ve her bir TOZ ZERRESİNİN onun için ATLAS DAĞLARI kadar ağır geldiğini belirtiyordu.

1922’ye kadar Norwich Hastanesi Müzesinde kafatası saklanan (sonra aynı kentteki St.Peter Mancroft Kilisesi’ne nakledilmiş) Norwich’li hekim-yazar Sir THOMAS BROWNE (1605-82) hakkında inceleme yaptım. Oxford mezunu ve Leiden’de hekimlik ünvanı alan Browne, büyük olasılıkla, REMBRANDT’ın ünlü DR.NİCOLAES PULP’UN ANATOMİ DERSİ  tablosuna konu olan Amsterdam’daki derse katılmıştı. O dönemde anatomi sanatının başlıca işlevi, GÜNAHKAR BEDENİ GÖRÜNMEZ KILMAKtı; resimdeki hekimlerin BAKIŞLARININ BİZZAT BEDENE DOĞRULMAMIŞ olması dikkat çekicidir. Hırsızlıktan idam edilmiş olan ölünün ELİ TEŞHİR edilmektedir; elin anatomik olarak TERS yerleştirilmişolmasıyla da teşhir, hırsıza uygulandığı  görmezden gelinen ŞİDDETİN göstergesidir:

 

Doğa incelemelerine hayatını adayan Browne, doğanınzarif bir el sayesinde GEOMETRİK olarak biçimlendirildiğini; canlı cansız tüm varlıkların iç yapısının “BAKLAVA AĞ DOKUSU” nun farklı çoğalmalarından oluştuğunu düşünüyordu.                                                                                                                  

1670 yılında 800.000’den fazla Hollandalı, yani toplam nüfusun önemli  bir kısmı sadece RİNGA BALIĞI avcılığı ile uğraşıyordu (1650’de Hollanda nüfusu 2milyon, İngiltere ve Almanya 5 milyon, İspanya 8 milyon, İtalya 11milyon, Fransa 20 milyon-FNK). 

 

Hep batmakta olan güneş takip edilirse, üzerinde yaşadığımız dünyada, SATÜRN’ÜN TIRPANIYLA kesip biçilmiş gibi görünen yüzükoyun yatmış bedenlerden başka bir şey görülmez; SARALI BİR İNSANLIK için SONSUZA DEK UZAYIP GİDEN BİR MEZARLIK yani.(T.Browne’den).

YAZARI, OYUNCUSU, SAHNE AMİRİ, DEKOR RESSAMI ve SEYİRCİSİNİN BİZ OLDUĞUMUZ BİR OYUN ne biçim bir oyundur? Düşsel imgelerin içinden geçerken, uyumak üzere yatağa giderken beraberimizde götürdüğümüz AKLIMIZINda az yada çok payı olabilir mi?



Rembrant’ın tablosunu görmüş olduğum HOLLANDA’yı, Avrupa’nın Mısır’ı olarak niteleyen Diderot (1713-84) gezi notlarında, oradaki küçük bir tümseğin bile insana büyüklük, yücelik duygusu verebildiğini, şehirlerinin her açıdan ÖRNEK gösterilebilecek kadar TEMİZ olduğunu ve SANATÇI ELİNDEN BÜYÜLÜ BİÇİMDE ÇIKMIŞ gibi bütün ayrıntılarıyla PLANLARA UYGUNyapıldığını yazıyordu. 

Hollandalılar en şaşaalı dönemlerinde paralarını ağırlıklı olarak KENTLERE, İngilizler ise TAŞRAYA yatırdı; iki ulusun YÜKSELİŞİ ve ÇÖKÜŞÜ ile ŞEKER TARİHİ ve SANAT TARİHİ arasında 20.yy’a kadar uzanan yakın ilişkiler vardır. Şekerkamışı ekimi ve ticareti birkaç ailenin elindeydi ve KÖLE TİCARETİ ile gittikçe zenginleşen bu aileler fazla paralarını malikanelerini süslemeye ve SANAT ESERLERİ SATIN ALMAYA, büyük müzayedelerde fiyatları GÜLÜNÇ düzeyde artırmaya yöneltti. Bazen baktıkça, sanki TÜM SANAT ESERLERİ, ŞEKERLE KAPLIYMIŞ yada TAMAMEN ŞEKERDENMİŞ GİBİ geliyor bana (Cornelis de Jung’dan). 
 

İsmimin kaynağı olan St.Sebaldus‘un (8. veya 12.yy) Nürnberg‘deki anıtı (1519), 12 salyangoz ve 4 yunusun üzerinde yükselir ve kaidesinde dört temel fazilet olan BİLGELİK, ÖLÇÜLÜLÜK, ADALET ve YÜREKLİLİK‘in sembolleri vardır. Efsaneye göre Sebaldus, düğününün gecesinde çek derin bir DEĞERSİZLİK DUYGUSUNA kapılarak kaçmış ve İNZİVAYA çekilmiş; sonraları geldiği Regensburg‘da, cimriliğinden odun kullanmak istemeyen bir tahta araba imalatçısının ocağında SAÇAK BUZLARINI TUTUŞTURARAK ATEŞ YAKMIŞ. DONMUŞ YAŞAMSAL ÖZÜN YANMASININ benim için her zaman özel bir önemi olmuştur, kaldı ki, İÇSEL BİR SOĞUMA VE ISSIZLAŞMA da sonuç olarak, insanın bir tür BAŞ DÖNDÜRÜCÜ GÖSTERİ SAYESİNDE bütün dünyayı ZAVALLI YÜREĞİNİN HALA ALEVLER İÇİNDE OLDUĞUNA İNANDIRABİLMESİ için gerekli bir ön koşul değil midir, diye kendime sık sık sormuşumdır.

Sömürgecilik tarihinde Belçika‘nın Kongo‘yu ticarete açmasından daha karanlık bir bölüm yoktur (1890-1900 arasında zorunlu çalışma kampları ve kölelik nedeniyle kitleler halinde tahminen 500.000 insan yaşamını yitirmiş, çok sayıda insanın disiplin adına elleri-ayakları kesilmiştir). Bu tarihten bu yana Belçika’da, eşine pek az rastlanan bir ÇİRKİNLİK hakimdir; bu çirkinlik, kimi salonların ölüm kokan atmosferinde kendini belli eder. Belçika’ya özgü çirkinliğin en iyi örneği, Waterloo savaş meydanındaki ASLAN HEYKELİ ile sözüm ona tarihsel anıtlardır. 

Benzer bir dehşeti, İRLANDA’NIN BEYAZ KIZILDERİLİLERİ yaşamıştır: İrlanda halkının neredeyse yarısının Cromwell’in (İngiltere, 1599-1658) askerleri tarafından öldürülmüş olması, binlerce kadın ve erkeğin beyaz köleler olarak Batı Hint Adaları’na gönderilmesi (İngiltere nedeniyle); yakın zamanda Bir milyondan fazla insanın açlıktan ölmesi ve gençlerin büyük çoğunluğunun kendi vatanlarından göçe zorlanması.


Günler, haftalar boşuna kafa yorarak geçiyordu; ALIŞKANLIKTAN mı, yoksa KENDİNİ KANITLAMA isteğinden mi YAZMAYA DEVAM ETTİĞİNİ, yoksa BAŞKA TÜRLÜSÜNÜ ÖĞRENEMEMİŞ olduğundan yada YAŞAMA KARŞI ŞAŞKINLIKTAN, HAKİKAT AŞKINDAN, UMUTSUZLUK yada KIZGINLIKTAN mı böyle yaptığını bilemiyordu insan; aynı şekilde insanın yazarak AKLINI DAHA MI ÇOK TOPLADIĞINI, yoksa daha mı çok DELİRDİĞİNİ de söylemek mümkün değildi. Belki de her birimiz, kendi eserimizi inşa ederken GENELİ GÖREBİLME YETENEĞİMİZİ KAYBEDİYORDUK ve belki de bu nedenle, ZİHİNSEL TASARIMLARIMIZ KARMAŞIKLAŞTIKÇA, BİLGİDE AŞAMA KAYDETTİĞİMİZİ SANIYOR, ama sonra, GERÇEKTE HAYATIMIZIN YÖNÜNÜ SAPTAYAN ÖNCEDEN HESAPLANAMAZ BELİRSİZLİKLERİ HİÇBİR ZAMAN KAVRAYAMAYACAĞIMIZI da hemen anlıyorduk.


Bizans imparatoru Iustinianos (482-565) döneminde 2 İranlı keşiş, ipekböcekçiliğinin gizemlerini araştırmak için uzun süre Çin‘de kalmış ve bambu kamışından yapılmış olan değneklerinin içinde ilk ipek böceği yumurtalarını Batı dünyasına getirmeyi başarmışlardı (yakalanmanın cezası ölümdü). 

İpek böceğinin KELEBEĞİNİN yaptığı tek iş üremektir; erkekleri çiftleşmenin hemen sonrasında, dişileri ise günlerce arka arkaya 300-500 yumurta bırakmalarının ardından aynı şekilde ölürler. Yumurtadan çıkan tırtıllar yalnızca 6-7 hafta süren kısa yaşamları boyunca 4 kez uykuya dalar, uykuların her birinde derilerini değiştirerek, yenilenerek uyanırlar; her defasında daha da beyaz, daha düzgün, daha büyük, daha güzel ve daha şeffaf bir hal alırlar. Sonra başkalaşım başlar; artık yemeyi keser, çılgınca çırpınmaya etmeye başlar, sürekli yukarı çıkmaya çalışır, adeta aşağıdaki dünyayı küçümsercesine gökyüzüne yükselir, ta ki uygun yeri bulup, içinde ürettiği salgıları salgılayarak (İPEK) 1500 metre uzunluğundaki iplikle KOZA’sını örer. İçine ne havanın ne de nemin girebildiği bu kozada tırtıl 2-3 haftalık krizalit döneminin ardından KELEBEK olarak çıkar.

Çin’de 4700 yıl öncesinden başlayan ipek üretimi, ülkenin adını İPEK ÜLKESİ yapacak kadar büyük bir ZENGİNLİK kaynağıydı. İpek Yolu Kervanları Çin Denizi’nden Akdeniz’e 240 günde geliyorlardı. İtalya ve sonrasında Fransa‘nın, İngiltere‘nin zenginleşmesine katkılar sağlayan ipek için ülkelerin yönetimlerince DUT AĞACI SEFERBERLİKLERİ ilan edilmişti. 


Bunun en çarpıcı şekli, bu olaya en son atılan Almanya‘da yaşanmıştı. Büyük Frederich 1770’lerde ödüller vererek, karşılıksız tırtıllar dağıtarak, dut ağaçları diktirterek çok büyük bir atılıma girişti. Bu ne pahasına olursa olsun ipek peşine düşürülen halkın despotizme ve ipekçiliğe nefretiyle sonuçlandı ve girişim çöktü. Dönemin Bavyera Devlet Müşaviri Joseph von Hazzi, 1826’daki notlarında, ipekçiliğin ekonomik getirisinin yanı sıra kazandırdıklarını şöyle anlatmaktaydı: böceklerin, insanlar tarafından ÖZENLE yetiştirilmeleri sayesinde NASIL AŞAMA-AŞAMA GELİŞTİĞİNİ ve sonunda EN NARİN ve EN FAYDALI kumaşları nasıl oluşturduğunu gözlemek, GENÇLERİN EĞİTİMİNDE kullanlabilecek olan SON DERECE UYGUN bir araçtır. Her ulus için vazgeçilmez erdemler olan DÜZEN ve TEMİZLİK ALIŞKANLIĞInın toplumun aşağı kesimlerine aşılamanın en iyi yolu ipekböcekçiliğinin yaygınlaştırılmasıdır.



Hazzi’nin özlemleri, 100 yıl aradan sonra Alman Faşistleri tarafından yeniden canlılık kazanmıştır. O dönemde çekilmiş bir filmde, beyaz önlüklü insanlar, yeni badanalanmış mekanlarda, kar gibi beyaz eğirme tezgahlarıyla, bembeyaz kağıt tabakalarıyla, bembeyaz gaz bezleriyle, bembeyaz ipek kozalarıyla, bembeyaz keten bezinden çuvallarıyla uğraşıyorlardı; filme olası EN İYİ VE EN TEMİZ DÜNYAYI müjdeleyen bir atmosfer hakimdi. Bu kez zorlamayla değil, okullar aracılığı ile ilgi oluşturarak yapmanın peşindeydiler. Profesör Lange kitabında, beklenmedik masraf çıkarmaksızın, istenilen sayıda tırtılın bulunabileceğini, ve bunların,

kafese gerek kalmaksızın, tamamen “EVCİL HAYVAN” olarak beslenebileceğini, üstelik gelişmelerinin her aşamasında ÖLÇME İŞLERİNDE kullanılabileceğini, böceklerin ANATOMİSİNİN gösterilebileceğini, mutasyonlardan kaynaklanan kayıplara işaret edilebileceğini, PERFORMANSIN DENETLENEBİLECEĞİNİ, TÜRÜN BOZULMASINI ÖNLEMEK için İŞE YARAMAYANLARIN SEÇİLİP ORTADAN KALDIRILABİLECEĞİNİ anlatmıştır.


 

Bir yandan da aklıma, bir zamanlar toplumun yüksek kesimlerine mensup hanımların derin bir YASIN tek uygun ifadesi olarak SİYAH İPEK GİYSİLER giydikleri geldi. İpek tüccarının oğlu olan Thomas Browne kitabında, kendi döneminde Hollanda’da, ölü evinde tüm AYNALARIN ve RESİMLERİN İPEK MATEM BANDIYLA ÖRTME geleneğinin bulunduğunu yazar. Böylece bedenden ayrılan RUH, son yolculuğunda, KENDİ GÖRÜNTÜSÜYLE yada kısa zaman sonra sonsuza dek kaybedeceği VATANININ GÖRÜNTÜSÜ ile YOLUNU ŞAŞIRMAZMIŞ.


*Babası Weimar Cumhuriyeti ve Naziler döneminde asker (sonra savaş esiri) olan W.G. Sebald Bavyera/Almanya‘da doğmuş, okulunda nedenleri açıklanmayan soykırım belgelerini görmüş, gençliğinde Almanya’yı terk etmiştir.*  

Reklamlar
Categories: SATÜRN’ÜN HALKALARI, Thomas Browne, W.G.Sebald, İngiltere’de Bir Hac Yolculuğu | Yorum bırakın

Yazı dolaşımı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: