İSA BU KÖYE UĞRAMADI

İSA BU KÖYE UĞRAMADI Carlo Levi (Roman)


CARLO LEVI, Hekim-Yazar-Ressam-Senatör, ITA-1945, TR-1961 (2009-Baskısı), Helikopter Yayın, Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu (I. Calvino ve J.P. Sartre‘ın  Önsözleri ile), 224 sf.

**…büyülü hava, ulvi bir dille yazılması, …anımsatıcı işlevi ve yalnızlığı, kitabın en belirgin özellikleridir. …Onun yazısı, temsil ettiklerine, sunduklarına duyduğu sadakatin ve dünyayla arasındaki aşk dolu bu bağın saf bir aracıdır (I.Calvino). 

**…yaşanmışın her türlü insani formunu büyük bir aşkla merak ederek tekil varlığını anlamaya çalışır. Elbette, bir kültür adamıdır, bilme adamıdır, bu merakı bilgiye ve algılamaya yönlendirir. …önemin karşısında duran anlam (ile ilgilidir). …Kendi olmak, Levi için, evrensel olanı, tekil olan haline getirmek anlamına gelir. Yazmak, bu iletişim kurulamayanla bir iletişim kurmaktır: Tekil evrensellik (J.P. Sartre).





-(sürgüne gönderildiği köyler olan Grassano ve Aliano için)…bu günahsız sevapsız karanlık dünyada kötülük bir ahlak olayı değil, bir gündelik derttir yalnızca. Her şeyin sadece nesnelere dayandığı bu dünyaya İsa hiçbir zaman inmedi. İSA BU KÖYE UĞRAMADI.





Dinlediğim konuşmaların genel havası karşılıklı kırgınlık, küçümseme, kuşku doluydu. İlkel kinlerin gerginliği içindeydi herkes; aralarına yeni gelmiş bir yabancıya hiç çekinmeden başkalarının kötü ve zayıf taraflarını sayıp döküyorlardı.

-Değerli gençler, hayatlarını kendileri kuracak güçleri varsa, köyü bırakıp gidiyorlar. Amerika‘ya, Roma’ya, Napoli’ye gidiyor, bir daha da dönmüyorlar. Köyde yalnız döküntüler, işe yaramazlar, güçsüzler, dalgacılar kalıyor; orada da sıkıntıdan, para hırsından kötü insan oluyorlar. Küçük toprağın geliri de küçük olduğu için bu soysuzlaşan küçük burjuva sınıfı köylüleri ezerek yaşayabilmek için öğretmen, eczacı, papaz, jandarma çavuşu falan oluyorlar. Başa geçmek, güçlü olmak onlar için ölüm kalım meselesidir.

Köylüler yaşayabilmek için hep BORÇLANIYORLAR ve bu borçlar birike birike en güzel mevsimlerin bile umutlarını önceden yutuyordu.

Köylüler hayvanlarıyla birlikte ağır ağır yokuşu çıkıyor, evlerine dağılıyorlardı. KARANLIK, ESRARLI, UMUTSUZ DÜNYALARI içinde her gün, her akşam hep aynı gidiş geliş; bir denizin sonsuz uzanış ve çekilişleri gibi. Ötekilerin, ağaların gündelik hayatlarını da yeterince biliyordum artık: Bu hayat YAPIŞKAN, MANASIZ BİR ÖRÜMCEK AĞI GİBİ tiksindiriyordu beni. Üstümde hissettiğim bu ağ, çıkarların, aşağılık hırsların, sıkıntıların, aç gözlülüklerin, düşkünlüğün, tozlu, küflü ama esrarsız kördüğümüydü. Bugün de, yarın da, her zaman da köyün tek yolundan geçerken onları meydan yerinde hep böyle göreceğim, kinli, garezli dert yanmalarını dinleyeceğim. Ne işim vardı burada benim?

-Hükümetle, gücü kuvveti yerinde olanlarla, devletle ne işi olabilirdi köylülerin? DEVLET, ne türlü olursa olsun, ROMA’dakilerin devletiydi. … Dolu neyse, toprak kayması neyse, kuraklık, sıtma neyse devlet de öyle bir şeydi. Karşı konmaz birer bela idi bunlar köylüler için. …Köylüler için devlet Tanrı’dan daha uzaklardadır, çünkü devlet hiçbir zaman onlardan yana olmamıştır.



-…bu ortak acı duygusu, bu BOYNUNU BÜKÜŞ, sabır, bu binlerce yıllık dert ortaklığı, köylüleri birbirlerine bağlayan tek duygu budur işte: Dinsel değil, tabii bir duygu. Bir politika bilinçleri yoktur, olmaz; çünkü dindaşlığın da, yurttaşlığın da ne olduğunu bilmezler. 




Devletin ve şehrin tanrıları, bu kurtların, kara kara yaban domuzlarının hüküm sürdüğü, bu insanların hayvanlardan ve cinlerden, bu ağaç dallarının yaprakların derin köklerinden ayrılmadığı kil birikintileri, çöküntüleri arasında tutunamazlardı. Kişi kendini de bilemezdi burada, çünkü her şey karşılıklı, görülmez, fark edilmez bağlarla birbirine bağlıydı, büyülerin aşıp geçmeyeceği hiçbir insan sınırı yoktu. 

Öyle bir sınırsız dünya ki bu, insan güneşinden, hayvanından, sıtmasından ayırt edemez kendini; orada ne kimi ilkellik dostu yazarların hayal ettiği mutluluk, ne umut, ne de bunlara benzer kişisel duygular vardır. Tek gerçek, acılı bir yaradılışın karanlıkta bekleyişidir. Yaşayan tek şey ortak bir insan kaderi duygusu, ORTAK BİR TEVEKKÜLdür. Bu da bir düşünce, bir bilinç değil, bir duygudur. Nutuklara, sözlere gelmez: Çöllerin ortasında, birbirine benzeyen günler boyunca hep içinizde taşırsınız onu. 




-İlk günler, bütün işe yeni başlayan hekimler gibi ben de hastalarımın durumunu fazla dert ediyordum kendime; yetersizliğimin farkına varmak da üzüyordu beni. Şaşırtıcı ve çocuksu güvenleri borçlandırıyordu insanı, o kadar ki bazen ister istemez dertlerini yükleniyordum, kabahat bendeymiş gibi. …Bilim kafasının gerektirdiği açık seçik, serinkanlı bakışa varamıyordum doğrusu.



-(ev işlerine bir süre yardım eden Giulia için) …sağlam gövdesinde eski güzelliğin izleri vardı hala: Süslü mermerleri dökülüp de biçimi ve ölçüleri yerinde kalan eski tapınaklar gibi. …Kara bademlere benzeyen gözlerinin beyazı keçilerinki gibi mavi sarı çiziklerle dolu. …Bu yüzde çok eski bir soy özelliği hemen gösteriyordu kendini. Ama bir Yunan Roma özelliği değildi bu. Bu topraklarda gelişmiş, su katılmamış, daha esrarlı, daha hırçın bir eski dünya vardı bu yüzde: Daha köklü toprak ve hava tanrılıklarına bağlı, her türlü insani alışverişlerden uzak bir dünya. …karanlık bir gülüş, yaradılıştan bir yırtıcılık, kabukları kırılmaz bir yürek, güce boyun eğen bir güçlülük.

-Köylüler için her şey İKİ ANLAMLIdır. …Aslında her insanda, her ağaçta, her nesnede az çok vardır bu ikilik. Kesin, ikiliksiz kavramlar yalnız akılda, dinde ve tanrıda vardır. Hayat, sanat, dil ve aşk duyguların işine karışır, onlarda ikilik olur her zaman. Köylülerin dünyasındaysa aklın, dinin, tarihin yeri yoktur. Dinin yeri yoktur, çünkü her şey, sembolik olarak değil gerçekten tanrısaldır: Gök de hayvanlar da, İsa da keçi de, her şey büyüdür kendiliğinden. Kilise törenleri bile putperestlik geleneklerine karışır. Bu törenler de tabiat güçlerini, köyün sayısız yer tanrılarını yardıma çağırır.







…Bütün evlerde Viggiano Meryemi (Meryem Ana) KARA YÜZÜ, boş iri gözleriyle, yatağın üstünde asılı durur ve hayatın bütün olaylarına karışır. Kara Meryem köylülere ne iyilik etmeyi düşünür, ne kötülük: Bunlar küçük şeylerdir onun için. Ekinleri kurutur, canlıları öldürür ama onları besleyen koruyan da odur, bundan ötürü de tapmak gerekir ona.






-İtalya UNVANLAR ve DİPLOMALAR MEMLEKETİdir; kültür bir koltuğa yükselip onun haklarını ÖLESİYE korumak için elde edilen bir şey olmakla kalır.


EŞKIYALIK yoluyla köylüler önlerine hep hasımca çıkan, onları anlamaya çalışmaksızın hep boyunduruk altında tuta gelen medeniyete karşı kendilerini savunmuş oluyorlardı. Eşkıyaları hemen kendi kahramanları saymaları bundan. Köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır. …Eşkıyalık çılgınca bir kahramanlık, yırtıcı bir umutsuzluk taşkınlığı, zafer beklemeyen bir ölme ve öldürme susamışlığıdır.
…Bizim yaşamamız, ölmemiz Roma’dakilerin elinde oldukça, dediler, hep böyle hayvanca yaşayıp gideceğiz.



-…İKİ DOĞRU ADAM da yeter Sodom ve Gomorra’yı Tanrı’nın öfkesinden kurtarmaya.

ne zorla ne kanunla içlerini boşaltamayınca bir yol kalıyordu boşaltmak için: SANAT yolu.

Yemekte yalnız olmak korkunç gelmeye başlamıştı bana sürgünde. O kadar ki, o zamandan beri, yemekte yalnız kalmaktansa her yabancıyı öper başıma koyarım.

-Geceleri, odamda yalnız, rüzgarı dinliyordum. Sürekli bir çığlık, bir uluma, bir inlemeydi bu. Sanki toprağın bütün canları bir ağızdan umutsuz mahpusluklarından yakınıyorlardı. …Taraçada, gergin bir deri üzerine düşer gibi ses veren damlaların hengamesi rüzgarın uğultusuna, ıslıklarına karışıyordu.  



-Bu ezilmiş köylüler iki liretlik sarmısak satmak için bütün bir gün yol
yürüyebilirler. Çok uzaklardan bir sepet portakal getirebilmek için o zehirli sıtma kaynayan kıyıda canlarından olurlar, ama FAŞİST hükumet (1936) İtalya için para topladığı zaman bütün altınlarını veren yine bu köylülerdir.





İnsan tekiyle devlet arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmalıyız. İnsan teki soyut bir bütün olmakla kalmaz: Bir bağıntı, bütün bağıntıların kavşak yeridir İNSAN TEKİ. Bu bağıntılar dışında bir insan teki yoktur, devlet de bağıntılığın ta kendisidir. İnsan teki ve devlet özleri bakımından birbiri içine girerler; bir arada yaşamaları isteniyorsa gündelik hayatta da iç içe olmak zorundadırlar.





bizi faşizm-antifaşizm çıkmazından kurtaracak  olan OTONOMİ yolu, KENDİ KENDİNİ YÖNETME yoludur. DEVLET kendi kendini yöneten sayısız otonomilerin toplamı, HER PARÇASI KENDİ KENDİNE İŞLEYEN BİR BÜTÜN, bir federasyon olabilir.





***Sürgünde (1935-6) Önceleri açıkça yapabildiği hekimliği, yasak getirildiğinde gizlice sürdürmekte olan yazar (1902-75), Afrika savaşında başarı gerekçesi ile sürgünlerin büyük kısmı serbest bırakılmasıyla özgür kalınca, daha önceleri faşizme karşı kurduğu Özgürlük ve Adalet Grubu‘nu yöneterek Floransa ve Fransa‘da yaşadıktan sonra yerleştiği Roma‘da 1963’de Senatörlüğe seçilir. Köylerde yaptığı resimler, Avrupa ve Amerika’da sergilenir.***






Reklamlar
Categories: Carlo Levi, Roman, İSA BU KÖYE UĞRAMADI | 1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.