Primo Levi, PERYODİK TABLO, Hayatta Kalma Öyküleri

 

 

 

PRIMO LEVI, Yazar-Kimya Müh., ITA-1975, TR-2011, KırmızıKedi Yayın, Çeviren: Feza Özemre, 223 sf.

-Bizim ELLERİMİZ kaba, bazen zayıf, duyarsız ve ilkeldi. Bedenimizin EN EĞİTİMSİZ kısmı denilebilirdi onlara. İlk oyun deneyimlerini yaşadıktan sonra yalnızca YAZI YAZMAYI öğrenmişler ve orada kalmışlardı. Türün kökenine dönüşü misali doğal bir içgüdü ile tırmanmayı sevdiğimiz ağaç dallarını sıkıca kavramayı bilirlerdi ama ÇEKİCİN dengeli ve görkemli ağırlığından, bize aşırı ihtiyatla yasaklanan BIÇAKLARIN yoğun gücünden, AĞACIN bilge dokusundan, DEMİRİN bükülebilirliğinden habersizdik (Argon‘un Yunancadaki anlamı gibi “eylemsiz“dik). Eğer ERKEKLER zanaatkarsa, biz erkek değildik ve bu fena halde canımızı sıkıyordu.

-Beni, insan izine bile rastlanmayan uzaklıklara, BİR VAHŞİ GİBİ iz sürdüğü güzergahlara, taze karların içinde uzun yürüyüşlere sürüklerdi (arkadaşı Sandro). Yaz geldiğindeyse, onunla birlikte, insan eli değmemiş kayaların üzerinde parmak uçlarımız kanayarak, GÜNEŞ SARHOŞU, sığınaktan sığınağa sürüklenirdim. Ama asla ne o meşhur zirvelere ne de unutulmayacak maceraların peşine gidilmezdi; bu tür şeyler umurunda bile değildi. Umurunda olan tek şey, SINIRLARI TANIMAK, ÖLÇMEK VE GELİŞTİRMEKTİ. Sanki ay be ay yaklaşan, DEMİR kadar sert bir GELECEK (Naziler) için kendini (ve beni) hazırlama ihtiyacı duyuyordu. …KUVVETLENEN BİR IŞIK MİSALİ SESSİZ VE BULAŞICI BİR MUTLULUKTU ONUNKİ.SAATLERİ sevmezdi; bitmeyen uyarı tiktaklarını DAVETSİZ BİR MÜDAHALE gibi görürdü.
…Bir defasında AYI ETİ yemiştik. Şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra, bu kadar az yediğim için fena halde pişmanım. Zira hayatın bana sunduğu güzellikler içinde, o etin lezzeti, yani GÜÇLÜ, ÖZGÜR hatta HATA YAPACAK KADAR ÖZGÜR olmanın ve KENDİ KADERİMİZİN EFENDİSİ olmanın tadına biraz olsun benzeyen başka bir lezzet olmadı.

DAMITMAK zevklidir. Öncelikle AĞIR, FELSEFİ VE SESSİZ bir süreçtir. BİSİKLETE BİNMEK gibidir, sizi MEŞGUL etse de BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMENİZE olanak sağlar. Üstelik sıvıdan buhara (ki görünmez), buhardan yeniden sıvıya BAŞKALAŞIMIN meydana geldiği bir metamorfoz gerçekleşir. Ama bu yukarıdan ve aşağıdan hareket eden çift yönlü süreç sonunda, kimyadan yola çıkan ama çok daha uzaklara giden, MUĞLAK VE BÜYÜLEYİCİ BİR GERÇEKLİĞE yani SAFLIĞA ulaşır.

 


-Dünyanın tüm ülkelerinde SONBAHARIN KOKUSU aynıdır: Ölü yaprakların, nadasa bırakılan toprağın, yanan çalıların, kısacası insanın “DAİMİ” ZANNETTİĞİ AMA SONA EREN ŞEYLERİN KOKUSU.

 

 

CİVA gerçekten de garip bir maddeydi: Soğuk ve kaypak, her daim huzursuz, ama hareketsizken karşısında saçınızı aynadan çok daha rahat taradığınız bir madde. Bir tavada çevirdiğinizde, yarım saat durmaksızın dönüyordu. …taşlar, hatta kurşun bile üzerinde yüzüyordu.

 

 


-…benim BİR KADINA YAKLAŞMADAKİ BECERİKSİZLİĞİM, ölene kadar kurtulamayacağım, beni soyut arzular ve kıskançlıklarla zehirlenmiş, steril ve amaçsız bir hayata mahkum eden yargısız bir infaz gibiydi.

 

 

 -Kendimizi faşizmin düşmanı olarak ilan etmiştik ama aslında FAŞİZM, tüm İtalyanlara yaptığı gibi, bizim de üzerimizde etkili olmuş ve bizleri YABANCILAŞTIRARAK YÜZEYSEL, PASİF VE KÜÇÜMSEYEN KİŞİLER haline getirmişti.
Faşizmin bükemediği adamlar (aydınlar) gölgelerden çıktılar; …bize FAŞİZMİN sadece soytarılık ve dikkatsiz bir yönetim biçimi olmadığını, ADALETİN ALENEN, BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE REDDEDİLİŞİ olduğunu anlattılar.
Bu rejim, EMEĞİN SÖMÜRÜSÜNE, DÜŞÜNEN VE ESİR OLMAK İSTEMEYENLERİN SESSİZLİĞİNE DAYALI, SİSTEMATİK, HESAPLI YALANLARIN üzerine kurulmuş tiksindirici bir hukuk ve düzenin bekçisi olmuştu.

 

 

 

 

ZENGİN OLMAK umurumda değil: ÖZGÜR yaşamak, köpek gibi TASMALI OLMAMAK, yalnızca İSTEDİĞİM ZAMAN, kimse ‘HAYDİ’ demeden ÇALIŞMAKTAN hoşlanıyorum. 

-Mesleği ALIP SATMAK olanları ayırt etmek kolaydı, zira sürekli ETRAFLARINA bakınırlardı. GERGİN mizaçlı, SOYULMAKTAN korkan yada birilerini SOYAN ve hava karardığında etrafı gözetleyen kedi gibi TETİKTE insanlardı bunlar. Ölümsüz olan RUHU PARAMPARÇA EDEN bir meslektir bu. Simsarlık yapan filozoflar, mercek temizleyen filozoflar, hatta mühendis filozoflar bilirim ama TOPTANCILIK ya da BAKKALLIK yapan FİLOZOF tanımadım.

 
-…kimyada, mimarlıkta olduğu gibi, “GÜZEL” yani SİMETRİK VE BASİT yapılar, aynı zamanda EN SAĞLAM olanlardır. Yani katedrallerin kubbeleri ya da köprülerin kemeraltlarında geçerli olan, moleküller için de geçerlidir. 

 

 


 

-İşte DOĞA böyledir: Orman toprağındaki ÇÜRÜMÜŞLÜKTEN eğrelti otlarının ZERAFETİNİ ya da GÜBREDEN ÇAYIRLARI yaratır.

MÜKEMMELLİK, yaşananlara değil ANLATILANLARA özgüdür. 
GERÇEK, daima HAYALDEN daha karmaşık, daha dağınık, daha ham ve eğridir.

 

KARBON nev-i şahsına münhasır, fazla enerji tüketmeden kendisiyle bağlanarak upuzun zincirler oluşturma becerisine sahip TEK elementtir ve YAŞAM İÇİN işte bu uzun zincirler gerekir. Karbon, CANLI MADDENİN ANAHTAR ELEMENTİDİR; ama canlılar dünyasına girişi, yükselmesi hızla olmaz ve zorunlu, girift… bir yol izler. Karbonun hergün düzenli olarak çevremizde, bir YAPRAĞIN yeşerdiği her yerde, haftada milyonlarca ton düzeyinde organikleşiyor olması, ona MUCİZE dememiz için yeter de artar bile. …Karbon atomumuz yaprağa nüfuz eder ve sayısız azot ve oksijen molekülü ile birleşir.
 


…parlak bir GÜNEŞ IŞIĞI paketi halindeki nihai mesajı alır. Örümceğin ağındaki böcek gibi bir anda karbon oksijeninden ayrılır ve hidrojen ve fosforlabirleşip, GLİKOZ (ŞEKER) oluşturarak… YAŞAM ZİNCİRİNDE bulur kendini. Tüm bunlar, büyük bir hızla, sessizlik içerisinde ve bedavadan vuku bulur: …aynısını YAPMAYIöğrendiğimiz gün… AÇLIK SORUNUNU DA ÇÖZECEĞİZ.  

(***son bölümdeki 9 sayfa süren muhteşem KARBON öyküsü için bile olsa, okunmayı fazlasıyla hak eden bir kitap***).

Categories: Hayatta Kalma Öyküleri, PERYODİK TABLO, Primo Levi | 1 Yorum

Slavoj Zizek, ZİZEK’TEN NÜKTELER

 

 

 

SLOVOJ ZIZEK, Filozof, PhD, Prof, ING-2014, TR-2014, Encore Yayın, Çeviri: Erkal Ünal, 137 sf.

 

 

 

-1930’ların ortalarında Bolşeviklerin Politbüro‘sunda hararetli bir tartışma dönüyordu: Komünizmde PARA olacak mıdır olmayacak mıdır? SOLCU Troçkistler PARANIN OLMAYACAĞINI, çünkü paraya yalnızca mülkiyetli toplumlarda ihtiyaç duyulduğunu, Buharin’in SAĞCI taraftarları ise komünizmde elbette PARA OLACAĞINI, çünkü karmaşık toplumun ürünlerinin mübadelesini düzenlemek için paraya gereksinim olduğunu iddia ediyordu.

 

En sonunda, STALİN yoldaş devreye girip Solcu ve Sağcı sapmaların her ikisini de reddettikten sonra, HAKİKATIN KARŞITLARIN ÜST BİR DİYALEKTİK SENTEZİ olduğunu iddia etmişti.
Diğer Politbüro üyeleri ona bu sentezin NASIL bir şey olduğunu sorduğunda, Stalin sakince şu cevabı vermişti: “PARA OLACAK VE PARA OLMAYACAK. BAZILARININ PARASI OLACAK, BAZILARININSA PARASI OLMAYACAK. 

 

 

-Derrida’nın da bayıldığı eski Yahudi fıkrasını hatırlayalım. Sinagogda bir araya gelen bir grup Yahudi, Tanrı’nın gözünde HÜKÜMSÜZ olduklarını alenen KABUL ediyormuş.
Önce, bir HAHAM ayağa kalkıp “Ey Tanrım, değersiz olduğumu, bir HİÇ OLDUĞUMU biliyorum!” demiş. 
Sonra, ZENGİN bir işadamı ayağa kalkıp kendini paralarcasına şöyle demiş: “Ey Tanrım, ben de değersizim, kafasını MADDİ zenginliklere takmış birisiyim, BİR HİÇİM!”.
Bu gösteriden sonra, sıradan bir FAKİR ayağa kalkıp “Ey Tanrım, ben BİR HİÇİM…” demiş.
Zengin işadamı hahamın koluna vurup kulağına KÜÇÜMSEYİCİ bir dille şunları fısıldamış: “BU NE KÜSTAHLIK! BU HERİF KİM OLUYOR DA BİR HİÇ OLDUĞUNU SÖYLEME CÜRETİNİ GÖSTEREBİLİYOR!”

-Rumen komünist yazar Panait İstrati büyük tasfiyelerin yapılıp göstermelik mahkemelerin düzenlendiği 1930’ların ortalarında Sovyetler Birliği‘ne gittiğinde, DÜŞMANLARA ŞİDDET UYGULAMA konusunda kendisini ikna etmeye çalışan bir Sovyet yetkil ona şu deyişi hatırlatmış: “YUMURTALARI KIRMADAN OMLET YAPAMAZSIN”.
İstrati ise şu özlü cevabı vermiş: “KIRILMIŞ YUMURTALARI GÖREBİLİYORUM. PEKİ AMA OMLETİNİZ NEREDE?”
IMF’nin dayattığı KEMER SIKMA ÖNLEMLERİ konusunda da aynı şeyi söylemeliyiz. YUNANLARIN şunu demeye hakkı olduğundan hiç ama hiç şüphe etmemeliyiz: “Eyvallah, AVRUPA’NIN TAMAMI İÇİN YUMURTALARIMIZI KIRIYORUZ, PEKİ AMA BİZE VAAT ETTİĞİNİZ OMLET NEREDE?”

 

İYİ-KÖTÜ-İYİ HABER şeklindeki tüm üçlüyü kapsayan ÖNCE İYİ HABER/SONRA KÖTÜ HABER şeklindeki TIP ŞAKASININ hayli zalim bir versiyonu, NİHAİ “UZLAŞI”YI içeren Hegelci üçlüyü işe yarar bir şekilde gözler önüne serer:
Karısı uzun ve riskli bir ameliyat geçirdikten sonra, kocası doktora yanaşmış ve sonucu öğrenmek istemiş. Doktor şöyle cevap vermiş: “Karınız HAYATTA, muhtemelen sizden daha uzun yaşayacak. Ama bazı KOMPLİKASYONLAR var: Anal kaslarını artık kontrol edemeyecek, dolayısıyla dışkı anüsten devamlı akıp duracak; vajinasından da kötü kokan pelte akacak, dolayısıyla hiç seks yapılamayacak. Buna ilaveten ağzında işlev bozukluğu var ve gıdalar ağzından dışarı düşecek…”
Kocanın yüzünde giderek artan PANİK ifadesini fark eden doktor şefkatle omuzuna vurmuş haifiçe ve gülümsemiş: “Endişelenmeyin, sadece ŞAKA yapıyordum! her şey yolunda -KARINIZ AMELİYAT SIRASINDA ÖLDÜ.”

 

 

-Şu eski fıkrayı biliyorsunuzdur: Bir adam kaybettiği ANAHTARINI sokak LAMBASININ ALTINDA arıyormuş. Anahtarı nerede kaybettiği sorulduğunda, KARANLIK bir köşede kaybettiğini kabul etmiş. 
Peki NİÇİN orada, ışığın altında arıyormuş ki? Çünkü buradaki GÖRÜNÜRLÜK çok daha iyiymiş.
POPÜLİZM işte bu numaradan hep biraz NASİPLENİR. BELALARIN sebeplerini YAHUDİLERDE arar, zira onlar KARMAŞIK TOPLUMSAL SÜREÇLERDEN DAHA GÖRÜNÜRDÜR.

 

 

-Uşağına “şu SEFİL dilenciyi alıp götürün buradan – o kadar HASSASIM ki insanları ACI ÇEKERKEN GÖRMEK İSTEMİYORUM! diyen ZENGİN ADAMDAN bahsedilen o eski espri, HİÇ OLMADIĞI KADAR YERİNDEDİR BUGÜN.

 

 

DESPOTLUĞUN ŞİARI: Bir kuralı uygularken ASLA HATA YAPMAM, çünkü YAPTIĞIM ŞEY KURALIN KENDİSİNİ TANIMLAR.

 

“Reel Sosyalizm” devrinde Polonya‘da uydurulmuş meşhur bir anti-komünist fıkrayı hatırlıyoruz: “SOSYALİZM, şu ana kadar yaşanmış tüm tarihsel çağların en yüksek BAŞARILARININ SENTEZİDİR: Sınıf öncesi kabile toplumundan İLKELLİĞİ, Antik Çağ’dan KÖLELİĞİ, Asyatik üretim biçiminden DESPOTİZMİ, feodalizmden LORDLARIN serfler üzerindeki TAHAKKÜMÜNÜ, kapitalizmden SÖMÜRÜYÜ ve sosyalizmden ise ADINI almıştır…”
Aynı şey YAHUDİ DÜŞMANLARININ YAHUDİ İMGESİ için de geçerli değil midir? Zengin kapitalistlerden SERVETLERİNİ ve TOPLUMSAL KONTROLLERİNİ, cinsel özgürlükçülerden HAFİFMEŞREPLİĞİ, ticarileşmiş popüler kültür ve sarı basından KABALIKLARINI, alt sınıflardan PİSLİKLERİNİ ve KÖTÜ KOKULARINI, entelektüellerden İNCELİKLİ SAFSATALARINI ve Yahudilerdense ADLARINI almıştır.

 

-Kendisini DARI TANESİ sanan bir adam, hastanede tedavi edilip gönderildikten hemen sonra KAPIDAKİ TAVUĞUN kendisini yiyeceğinden korkarak geri gelir. “Dostum,” der doktoru, “sen darı tanesi değil de insan olduğunu çok iyi bilyorsun.” “Ben biliyorum tabii ki,” diye cevap verir hasta, “PEKİ YA TAVUK BİLİYOR MU?”.
YAPILMASI GEREKEN iş, ÖZNEYİ değil, TAVUKLARI (META) İKNA etmektir: METALAR hakkındaki KONUŞMA TARZIMIZI değil, METALARIN KENDİ ARALARINDA KONUŞMA TARZINI DEĞİŞTİRMEK.





Categories: Slavoj Zizek, ZİZEK'TEN NÜKTELER | Yorum bırakın

Jacques Attali, GELECEĞİN KISA TARİHİ


JACQUES ATTALI, PhD, Prof, Ekonomist, Ecole Polytechnique ve Paris XI Universiteleri, Fransız Bilimler Akademisi Üyesi, Cumhurbaşkanı Mitterand’ın Özel Danışmanı, Devlet Onursal Danışmanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Danışmanı, Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası Kurucu Başkanı, MP3’ün yaratıcısı EUREKA programının başlatıcısı, 100 Global Düşünür‘den Biri (Foreign Policy-2008); FR-2006, TR-2007(1.Baskı), İmge Yayın, Çeviren: Turhan Ilgaz, 329 sf.




KAPİTALİZMİN KISA TARİHİ:

Asya, insanı arzularından kurtarmayı düşünürken, Batı alemi, onları gerçekleştirme özgürlüğünü insana sağlamak dileğindedir.

EVRENSEL 3 DERS: 
1) Bir süper güç bir rakibin saldırısına uğradığı zaman, kazanan çoğu kez bir üçüncü güçtür. 
2) Yenen çoğu kez yenilenin kültürünü benimser. 
3) Belli başlı varsıllıklar hala doğuda kalsa da, yeryüzündeki iktidar batıya doğru yer değiştirmeye devam etmektedir.

12.yy.da Avrupa‘nın en büyük kenti ve Hilafetin başkenti CORDOBA‘dır; orada Arapça konuşulur, Yunanca düşünülür ve Latince, Arapça ya da İbranice dua edilir. Buraya dünyanın dört bir yanından varsıllıklar akar: Afrika’nın altını, Asya’nın baharatı, Avrupa’nın buğdayı. Halifenin kitaplığındaki kitapların sayısı, Avrupa’nın tüm kitaplıklarındaki toplam kitap sayısından fazladır. 

Cordoba’da, Ömer Hayyam‘dan Maimonides‘e (İbn-i Meymun), İbn-i Rüşt‘e (Averroes) kadar, sıradışı, yaratıcı bir seçkinler kitlesiyle karşılaşılmaktadır. 
Cordoba’nın bu en güçlü kent konumu, 1148‘de Fas‘tan gelerek bölgeyi ele geçiren MUVAHHİDLER‘in emirlerinin, katı din inanışıyla, YUNAN DÜŞÜNCESİNİN ARAŞTIRILMASINI YASAKLAMASINA ve YAHUDİLERLE HIRİSTİYANLARI KOVMASINA kadar sürer. BİLİMSEL KAPILARINI KAPATMAK suretiyle ticari düzenin yönetimini elde tutma şansını yitirerek İNİŞE geçer.



Bir “ODAK”tan Ötekine:

-Ticari düzen PARANIN DİLİNİ konuşur. YENİ karşısında duyduğu zevk ve KEŞFETME tutkusuyla kimlikleşen bir YARATICI SINIFIN (armatörler, üreticiler, tacirler, teknisyenler, finansçılar) TOPLANDIĞI tek bir merkez, tek bir “ODAK” etrafında örgütlenmekte ve rekabet etmektedir. Taklit, katılık, kuvvet, yönlendirmecilik, korumacılık, kambiyo denetimi onların silahlarıdır. Bir KRİZ veya SAVAŞ, bir “odağın” yerine bir başkasını geçirene kadar.

Bugüne dek ticari düzen DOKUZ ARDIŞIK BİÇİM geçirdi: 
1) Brugge        (1200-1350) Ticari Düzenin Öncülleri (Kıç Dümeni), 
2) Venedik       (1350-1500) Doğu’nun Fethi (Karavel Gemisi), 
3) Anvers         (1500-1560) Matbaanın Zamanı (Basım), 
4) Cenova        (1560-1620) Vurgun Sanatı (Muhasebe), 
5) Amsterdam  (1620-1788) Filinta Tekne Sanatı (Filinta Gemisi), 
6) Londra         (1788-1890) Buharın Gücü (Buharlı Makine), 
7) Boston         (1890-1929) Makinelerin İstilası (Pistonlu Makine), 
8) New York     (1929-1980) Elektriğin Zaferi (Elektrikli Makine), 
9) Los Angeles  (1980-   ?  ) Kaliforniya Göçerkonarlığı (Mikroçip).

1) Brugge (1200-1350) Ticari Düzenin Öncülleri (Kıç Dümeni):

12.yy. sonunda, mola veren tacirler, başkaldırmış köleler ve topraklarından kovulmuş serfler, kıtanın en mükemmel tarım arazilerine sahip olan bu yörede toplanır. Feodalizmin dışında kalan bu bölgede, üretim fazlasına el koyan bir monark yoktur; kölelik, emek gücünün tamamını eline almamıştır; yeni bir yaratıcı sınıf, burjuvazi, karları sahiplenmek üzere, emekten tasarruf eden yeni bir bilinci ve tekniği hayata geçirir. Topraktan birden fazla ürün alma, yük hayvanlarını omuzdan koşumlama, su değirmeni, çamaşır tokaçlamayı mekanikleştirme gibi teknik gelişmeler, gıda üretiminin sanayileşmeye başlamasına imkan verir. 

DOLAPLI KIÇ DÜMENİ buluşu, gemilerin kolay yönlendirilmesini sağlar. GÜCÜN yerini PARA, KÖLELİĞİN yerini ÜCRET, ANITSAL İNŞAATLARIN yerini YATIRIMLAR, ZABITANIN yerini TİCARET alır. Dokuma makineleri, kentli nüfusun artışı, kredi ihtiyacı ve bankacılık sistemleri ortaya çıkar. Brugge, 35.000 nüfusuna rağmen, en dinamik liman ve kapitalizmin ilk biçiminin odağı haline gelir. Veba salgınının (1348) Avrupa’nın 1/3’ünü yok etmesi ve Brugge’ün kumlar tarafından istilası, odağın Venedik’e geçmesinin yolunu açar.



2) Venedik (1350-1500) Doğu’nun Fethi (Karavel Gemisi):

Brugge gibi Venedik’in gücü de yokluktan doğar; itibarını meydan okuyuşundan sağlar; şatafatı küstahlığından peydahlanır. Haçlı seferleri sırasında (11.yy) çaldığı Yahudi paraları ve Almanya’da çıkarılan gümüşün gelişini kolaylaştıran bir yol, 300 tonluk son derece güvenilir gemilerini (KARAVEL) inşa etmesini ve silahlandırmasını sağlar. Avrupa’nın yüzyıl savaşlarıyla ve veba ile tükenmesi sırasında ticaret, sanat ve eğlence merkezi olmaya başlar; buradaki yaşam düzeyi Paris ve Londra’dakinin 15 katıdır. Avrupa’nın ticaretine ve parasına hakim olan kentin hizmetindeki “kılıcın ucundaki uygarlaştırıcılar” olan denizciler, kaşifler, araştırmacılar için dünya, bir serüven alanı haline gelir.
Diğer odaklar gibi Venedik de teknolojik yeniliklerin merkezi değildir. “ODAK İCAT ETMEZ; SAPTAR, KOPYA EDER, BAŞKALARININ FİKİRLERİNİ HAYATA GEÇİRİR (Teknolojiyi kullanırken BİLİMDEN UZAKTIR-FNK-)


1450 sonrasında, nüfusu kalabalıklaşan, fazlasıyla zenginleşen, eğlenceye düşüp hantallaşan Venedik, gümüşün azalması ve Türk baskısı altında bunalmaya başlar.  
[Sevilla 3.Odak olmaya aday durumda olmasına rağmen, Amerika’dan çaldıklarını tembelce tüketmesi, daha da beteri Yahudileri ve Kuzey Afrikalıları, yani yaratıcı sınıflarını kovması nedeniyle bu fırsatı kaçırmıştır.]


Gelecek için Ders-1: YABANCI SEÇKİNLERE AÇILMAK, BAŞARININ KOŞULLARINDAN BİRİDİR.]

3) Anvers (Antwerpen) (1500-1560) Matbaanın zamanı (Basım):

Anvers, 1450 sonrasında, Doğu’dan gelen baharat ve Avrupa malları ticaretinin en önemli limanlardan biridir; borsa, sigorta, finans alt yapısı bulunmaktadır. 

Gelecek için Ders-2: SIKI SIKIYA BAĞLI OLAN FİNANS VE SİGORTACILIK, TİCARİ GÜCÜN BAŞLICA BOYUTUNU OLUŞTURUR. 

Aynı zamanda Almanya’da 1455’de yeniden keşfedilen (ilki Çin’de) HAREKETLİ MATBAA HARFLERİNİN ilk sınai kullanıcısıdır. KİTAP, seri halde üretilen İLK GEZGİN NESNE haline gelir. Yeni yönetici sınıflar bu keşfin kolaylaştırdığı ifade özgürlüğüne, bireyciliğin ve aklın gelişimine, Yahudi-Yunan idealinin yaygınlaşmasına ihtiyaç duyduğu ölçüde, matbaa da baş döndürücü bir başarıya ulaşır (1500’de Avrupa’da 20 milyon kitap basılmıştır). 
Bu gelişme, kilise tarafından sansürlenen Yahudi-Yunan-Arap mirasının öğrenilmesini, rahiplerin söylediklerini  Kutsal Kitap’ın tastamam içermediğinin anlaşılmasını, BİLGİNİN o güne kadar kendilerinden özenle gizlendiğinin keşfedilmesini sağlar. Kutsal kitabın yerel dillere çevirileri ile Kilise’nin Latince hegemonyası yıkılır.

Gelecek için Ders-3: MERKEZİLEŞTİRİCİ OLDUĞU SANILAN YENİ BİR İLETİŞİM TEKNOLOJİSİ, YERLEŞİK İKTİDARLARIN ACIMASIZ DÜŞMANI OLARAK BELİRİR. 

Luther, Kutsal Kitap çevrisini kendi çevresine okutur, Papalığın yozlaşmışlığına başkaldırır ve Kilise ve Roma-Cermen imparatoruna karşı Alman prenslerle ile ittifak kurar; Protestanlık böylece milliyetçiliğin hizmetine girerek ulusların çağını başlatır.
Başlıca Alman bankerlerin Anvers’e yerleşmesi, Amerika’dan gemiler dolusu gümüşün gelmesi, kentin odak haline gelmesini pekiştirir.
Zamanla gümüşün aşırı bollaşmasıyla değerinin azalması ve Hollanda ile İspanya arasında gelişen din savaşları,  deniz ticaretini sekteye uğratarak kentin önemini azaltır; daha pahalı ve çekici hale gelen altın ticaretinin ve finansın merkezi Cenova odak haline gelir. 

4) Cenova (1560-1620) Vurgun Sanatı (Muhasebe)

Anvers için matbaa, Venedik için gemiler ne idiyse, Cenova için de MUHASEBE odur. Ekonomi düzeni için bir devrim olan kar-zarar muhasebesini icat ederler ve güçleri buradan kaynaklanır. Foloransa’nın ticaret ve dokumasını finanse eden ve bir kısmı Yahudi kökenli olan Cenovalı bankerler, altın piyasasının efendileridir ve Avrupa krallarını ve prenslerinin askeri operasyonlarının borç kaynağıdırlar.
Atlantik‘i kontrol eden İspanya‘nın büyük armadasının yenilmesi ve Amerika’dan gelen altın yollarını yeniden Hollandalıların kontrollerine almasıyla, odak bir daha geri dönmemecisine Akdeniz’den uzaklaşır ve Atlantik‘e, ilk önce de Amsterdam’a geçer. Bu dönemde müthiş ilerleme kaydetmiş olan Hollanda‘nın elindeki Birleşik Eyaletler kentlerindeki yaşam düzeyi artık Fransa, İspanya ve İngiltere’dekinin 5 katına ulaşmıştır.

5) Amsterdam (1620-1788) Filinta Tekne Sanatı (Filinta Gemisi)

Avrupa giysi imalatının ve kumaş boyamacılığının merkezi durumuna yükselmiş olan kentte icat edilen ve seri imalatla üretilmeye başlanan ve beşte bir mürettebatla idare edilebilen FİLİNTA gemisi, Amsterdam’ı beşinci odak haline getirir. Son derece iyi silahlandırılmış gemiler, deniz kuvvetlerini diğer ülkelerle kıyaslanamayacak bir boyuta ulaştırır; filo, Avrupa’nın tamamının 6 kat büyüklükte yük taşıyarak Baltık’tan Latin Amerika’ya kadar, denizlerdeki denetimi ele alır. Sonrasında geliştirilen Hindistan Kumpanyası, borsa ve Amsterdam Bankası, deniz gücünü mali, ticari ve sınai hakimiyete dönüştürür. 

İspanya’dan kovulan Yahudiler gibi çok sayıda yabancıya kucak açılarak entelektüel ve kamusal yaşam geliştirilir; 300.000 nüfusa ulaşan bölgede kişi başı gelir Paris’in 4 katı iken, Fransa’daki kıyım sonrası kaçıp gelen Protestan Hugenotlar ile bu fark daha da büyür. Protestanlığın özgür düşüncesi, Erasmus ve Spinoza, dönemin sembolleridir. 
Gelişen Fransız donanması, gemi inşasında kullanılan ağacın tükenmesi, pahalılık nedeniyle ücretlerin yükselmesi toplumsal çatışmaları büyütür ve armatörlerin ve finansçıların daha dinamik ve güvenli hale gelen Londra‘ya geçmesine neden olur.



Gelecek için Ders-4: HİÇBİR İMPARATORLUK, EBEDİ GİBİ GÖRÜNSE DE, SONSUZA KADAR SÜREMEZ. 

6) Londra (1788-1890) Buharın Gücü (Buharlı Makine):

İlk deniz kronometresini icat edip, gemilerinin okyanuslarda konumlarını daha iyi belirleyebilen, yolculuk süresini kısaltan ve deniz hakimiyetini artıran İngiliz donanmasının başta Doğu-Hindistan Kumpanyası olmak üzere sömürgelerinden elde ettiği çok ucuz hammaddeleri (Hindistan’da yeni bulunan pamuk en önemlisi) işleyip pahalı ürün olarak satması, Londra’nın 6.odak olmaya yükselmesinin ana nedenidir. Avrupa’nın savaşlarla kan ve ateş içine düşmesi, oradan kaçanların A.Smith ve J.Locke’nin piyasa demokrasisinin temellerini attığı Londra’ya gelmesiyle, bu kentin iktidarı ele almasına yol açar.

Yeni enerji arayışındaki topraktan henüz azadeleşip ticarete atılmış olan yeni İngiliz burjuvazisi Fransız D.Papin’in icat ettiği buhar makinasına yönelir ve makinayı geliştiren J.Watt, kömürün bu makine ile çıkarılmasına ve sonrasında pamuk ipliği üretiminin 10 kat artmasına öncülük eder. 
Deniz gücüyle gelişen ülke, G.Stephenson’un icat ettiği Buharlı Lokomotif ile kara taşımacılığında da devrim yapar. 
Fransa bu dönemde dünyaya özgürlüklerden söz ederken, etkili bir deniz gücüne, önemli bir limana, yabancı seçkinlere karşı açlığa ve sanayi makinelerine yönelik bir meraka sahip değildir.  

Gelecek için Ders-5: YENİ VARSILLIK ARAMAYA ZORLAYAN ŞEY YOKLUKTUR. AZ BULUNURLUK, HIRSLI KİŞİLER İÇİN BİR LÜTUFTUR.  

Gelecek için Ders-6: BİR TEKNOLOJİNİN KİMİN TARAFINDAN İCAT EDİLDİĞİ ÖNEMLİ DEĞİLDİR, ÖNEMLİ OLAN ONU İŞLER HALE GETİRECEK –KÜLTÜREL VE SİYASİ– KONUMDA BULUNMAKTIR.

İngiltere’de 1825‘de tarım katma değerini aşan sınai üretim, aynı niteliğe Prusya’da 1865‘de, A.B.D.’de 1869‘da, Fransa’da ise 1895‘de ulaşabilecektir. 
İngiltere’nin demokrasisi de piyasası ile birlikte gelişir: Oy verme hakkına sahip olan burjuvaların sayısı yavaş yavaş artar. 
İlk kez bir ticari odağın imparatorluğun odağı haline gelmesi, Dickens, Marx, Darwin ve Turner, dönemin sembolleridir. 



Gelecek için Ders-7: YETKECİ DEVLET PİYASAYI YARATIR, PİYASA DA DEMOKRASİYİ. 



Prusya, Fransa ve A.B.D’nin rekabetinin baskısı ve borsa vurgunu (şişme-balon) banka iflaslarına yol açar ve Londra odak olma vasfını, tamamen tacirlerin belirlediği bir piyasa olan, milyonlarca belleksiz mülteciye kapılarını açan ve Kaliforniya altınlarıyla zenginleşen A.B.D.‘ye devreder.

Gelecek için Ders-8: BİR KEZ DAHA, EGEMEN FİNANS MERKEZİNİN İFLASI BİR “ODAK”IN SONUNU ONAYLAR. 

7) Boston (1890-1929) Makinelerin İstilası (Pistonlu Makine):

Yeni enerji kaynağı petrol ve pistonlu-patlamalı motor temelinde üretilen otomobil, odak hakimiyetini Boston’a verir. Yine bu icadı yapan Fransızlar (A.B. de Roshas), tren ulaşımına geçmiş olmalarının yavaşlığı içinde, trenden uzak A.B.D.’nin otomobile açlığının yol açtığı üretim talebinin ve Ford’un geliştirdiği seri üretim sisteminin gerisinde kalırlar. 
Ekonomik durgunluk ve savaşlar nedeniyle Avrupa’nın üçte birinin (özellikle Püriten protestanların) göçüyle Boston’da oluşmuş olan süratli ticaret ve rekabet ortamı, burayı A.B.D.’nin ilk önemli ihracat limanı haline getirmiştir. 
1928 yılında, “yedi kız kardeş” diye anılan petrol şirketlerinin oluşturdukları kartelin benzin fiyatlarını artırması, otomobil üretimini çökertir; 1929 “büyük kriz”ini başlatır ve yükselişe geçmiş olan 8.odak’ın yolunu açar.

 8) New York (1929-1980) Elektriğin Zaferi (Elektrikli Makine):




Yaklaşık elli yıldır gelişmekte olan elektrik motoru (1889-Nicola Tesla-Avrupa) ve elektrikli ev araçları üretimlerinin patlaması New York’un öncü olmasını başlatır; seri üretim herkesin satın alabileceği bir ticareti hayata geçirir (1930’da Amerikan konutlarının %80‘inde elektrik vardır). 



Gelecek için Ders-9: TOPLUMSAL AÇIDAN ZORUNLU BİLE OLSA, BİR YENİLİĞİ GENELLEŞMESİNDEN AYIRAN SÜREÇ HER ZAMAN YARIM YÜZYIL ÇEVRESİNDE DOLAŞMAKTADIR.

Elektrikli araçların gelişmesi bir çok alanda çalışan insanların yerini almaya başlar ve işsizlerin sayısı artar. Bu yeni üretim sistemi Avrupa’ya geçerek rekabeti artırarak yayılır
Faşizmin yükseldiği dönemde sanayi üretiminde A.B.D., İngiltere ve Fransa’dan belirgin şekilde önde olan Almanya emek gücüne, hammadde, petrol ve toprağa her zamankinden daha fazla gereksinim duymakta ve Kafkasya’daki petrol kaynaklarına ulaşmak için savaşı kaçınılmaz olarak görmektedir. 2.Dünya Savaşı, A.B.D.’nin üretim ve teknolojiye hakim olmasının önünü açar.




Savaş sonrasında gelişen radyo ve taşınabilir müzik aletleri, gençlere ebeveynlerinden uzakta eğlenme ve cinsel özgürleşme şansı sağlar; bu bir devrimdir: Rock ve Caz, genç insanların tüketim, arzu ve başkaldırı evrenine girişlerinin haberini verir.





Gelecek için Ders-10: TEKNOLOJİ VE CİNSELLİK ARASINDAKİ BAĞ, TİCARİ DÜZENİN DİNAMİZMİNİ YAPILANDIRIR.

Tüketime yönelik kurumların (banka, sigorta, reklam, pazarlama) sayısı hızla artar ve 20 yıl (1954-73) içinde alınan krediler 5 katına çıkar.
Üstünlüğü korumak için askeri, gettolarla baş etmek için polisiye harcamalar çok yükselir; sermayenin verimliliği azalmaya başlar ve üretim öncülüğü yitirilir. Üretimde öncü duruma gelen Tokyo‘nun odak olması, dünya seçkinlerini kendisine çekememesi ve bireyciliği desteklememesi nedeniyle gerçekleşmez.
Kaliforniya’da yükselen yeni teknolojik dalga (Silikon Vadisi: Mikroçip), kitlesel otomatikleşmenin ve Los Angeles‘in önünü açar.

9) Los Angeles (1980-?) Kaliforniya Göçerkonarlığı (Mikroçip):


Yeni odak, Los Angeles ile San Fransisco arasında uzanan, 35 milyon kişinin yaşadığı, mikroçip, cep telefonu, bilgisayar, otomatizasyon, yazılım ve enformasyonun, yani göçerkonar nesne ve insanların merkezi  Kaliforniya’dır (bağımsız devlet olsaydı dünya ekonomisinin 6.ülkesi olacaktı). A.B.D.’deki bilim ve mühendislik alanında diploma sahibi olanların 2/3’ü Asya kökenli kişilerdir ve Asya odak olmaya yaklaşmaktadır.


SONUN BAŞLANGIÇLARI

9.odak’ın sonu şimdiden görülmektedir: çok daha az kişisel tasarruf yapılabilmekte (1980’de %10, 2006’da %0.2), ücretliler giderek daha fazla borçlanmakta, kredi borcunu ödeyemeyenler artmakta, eşitsizlikler derinleşmekte, ücretliler Avrupalıların yarısı kadar izin kullanırken yılda 6 hafta fazla çalışmakta, beş çocuktan biri yoksulluk sınırını altında yaşamakta, milyonlarca insan sigortasız yaşamakta ve üretimlerinin ana eksenini oluşturan internet ürünleri giderek daha fazla bedelsiz olarak mübadele edilmektedir.

Çelişkiler dünya ölçeğinde de giderek aşırı düzeylere varmaktadır: İnsanlığın yarısı yoksul ve günde 2 dolardan az gelirle hayatta kalmaya çalışmakta ve temiz içme suyuna, eğitime, krediye ve konuta ulaşamamaktadır. Kalkınma hızıyla dikkatleri çeken Çin‘in 500 büyük kentinin yarısında ne temiz içme suyu ne de kanalizasyon vardır ve Çinlilerin %90‘ının emeklilik geliri ve sağlık sigortası yoktur; Etiyopya’da %99.4 insan barakalarda yaşamaktadır; dünyada 200.000‘den çok gecekondu kenti vardır. 250 milyon çocuk (1/4’ü 10 yaşın altında) yasadışı olarak çalıştırılarak sömürülmekte, 10 milyonuna fahişelik-kölelik yaptırılmaktadır.
Kadınların durumu da çoğu yerde sefalet boyutundadır.

Halk hareketleri ve göçler hızlanmaktadır.
Dinsel düşmanlıklar, milliyetçi akımlar ve güvenlik harcamaları artmaktadır.

Yeni “odak”, sarsıntılar sonrasında ortaya çıkabilir; bu kısa tarih, geleceğin çerçevesini çizmeye ve olası felaketlere karşı alınabilecek önlemleri saptamaya yardım edecektir.

Ortada öylesine besbelli bir istikrarsızlık, öylesine aşırı bir karşılıklı bağımlılık var ki her başkaldırı, her yeni fikir, her türlü teknik gelişme, her bilimsel keşif DÜNYANIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİREBİLİR; sorunlar öylesine öngörülemezdir ki MÜMKÜN olan GELECEKLERİN SAYISI neredeyse SONSUZDUR.

Demokrasi ile piyasanın ortaya çıkmasından beri, GELİŞME TEK BİR YÖNDE İLERLEMEKTEDİR: Yüzyıldan yüzyıla, siyasi özgürlük yaygınlaşmakta, arzular ticari ifadelerin mecrasına sokulmakta, köylüler kentlere yönelmekte ve piyasa demokrasilerinin tamamı, geçici bir “odak” etrafında giderek daha genişleyen ve bütünleşen bir pazar halinde toplanmaktadır.

YAKIN GELECEKTE, iş bulmada ve iş yapmada rekabet çok daha sertleşecek, insanlar kendilerini sürekli yenilemek ve yer değiştirmek zorunda kalacak; orta sınıf yeniden proletarya  kırılganlığına ulaşacak ve örgütlenecek; daha iyi yaşama sanayisi başlıca sanayi haline gelecek; çalışma-tüketme-eğlenme arasında ayrım yapabilme zorlaşacak; tüketici borçlanmaları artacak; kent merkezlerinden uzaklaşarak yaşama zorunluluğu artacak; geçici eş ve yalnızlaşma konumları artacak; kentin tamamı internet alanı haline gelecek; kitaplar üç boyutlu görüntülerle anlatılacak-dinlenebilecek; müzik giderek daha fazla teselli aracı haline

gelecek; uzaktan üç boyutlu konuşulacak; hizmetçi robotlar yaygınlaşacak; başka kıtadan sağlık, eğitim ve eğlence hizmetleri alınabilecek; göçerkonarlık-heryerdelik-sanal cemaat halleri yaygınlaşacak; yaşlanma, zorunlu ve gönüllü göçler artacak (25 yılda 1 milyar insan); mega kentler artacak ve belirleyici hale gelecek; sürücüsüz ve kolektif mülkiyetli taşıtlar yaygınlaşacak;  çok ucuz ürünler üretilerek en yoksul kesimler de piyasa ekonomisine sokulacak ve tüm ticari sektörler koruma ve eğlendirme çevresinde örgütlenecektir. 
Bugün İngilizce konuşulan bir Amerikan sömürgesi olan “7.kıta: İnternet”, bir gün meydan okuyarak özerkliğine kavuşacaktır. 

BU HIZLA TÜKETMEMİZ HALİNDE 40 YIL SONRA, Avrupa ve Kuzey Amerika dışında ORMAN KALMAYACAKTIR; 2030’da bile bugünün 2 KATI KARBON SOLUNACAK olması ve buna paralel KÜRESEL ISINMA ve BUZULLARIN ERİMESİ insanlığı bekleyen EN BÜYÜK TEHLİKEDİR. Aynı sürede kişi başına düşen SU miktarı YARIYA inecektir. Dünyada 230 yıllık kömür, 70 yıllık doğalgaz ve 50 yıllık petrol rezervi kalmış bulunmaktadır.
Yakın gelecekte (2025), Washington siyasi başkent, New York finansal metropol olmayı sürdürürken, Kaliforniya da ülkenin kültürel-teknolojik-sınai merkezi, “odak” olmayı sürdürecek ve sonrasında belki de “odak” gerekliliği ortadan kalkacak ve ticaret “odak”sız işleyecektir.

İLK GELECEK DALGASI: HİPER-İMPARATORLUK

2025’lerde çok merkezli ticaretin sürdüğü, görece güçlü bir kaç devlet tarafından belli belirsiz eşgüdüm içerisinde tutulan ve efendisiz dünyanın yerini 2050‘lerde demokrasisiz bir piyasa alacaktır. Yeni teknolojilerin imkanlar sayesinde devletsiz bir piyasa çevresinde HİPER-İMPARATORLUK diye adlandırdığım şey başlayacak; kamu hizmetlerini, ardından demokrasiyi, sonra da devletleri ve hatta ulusları dağıtacaktır. Tüketim nesneleri yine göçerkonar nesnelerin uzantısı olacaktır; tıpkı kültürü (melezleşmiş), yaşam tarzı (geçici), değerleri (bireyci) ve ideali (narsisist) gibi.

Eğer SİGORTA ŞİRKETLERİ büyük şirketlerin kontrolünü ele geçirmeyi ve kendi normlarını devletlere dayatmayı başarırsa, eğer ÖZEL PARALI ASKERLER orduların yerini alırsa, eğer ŞİRKETLERİN BASTIĞI PARALAR başlıca dövizlerin yerini alırsa, o zaman hiper-imparatorluk zafere ulaşmış demektir.


FUTBOL, hiper-imparatorluğa özgü toplu yönetme biçiminin yarın nasıl olacağına, daha bugünden eksiksiz bir örnek oluşturmaktadır. Gerçekten de, hiçbir uluslararası merci, Uluslararası Futbol Federasyonu kadar güçlü değildir. Muazzam gelirleri kontrol etmekte, kaynakları kullanma biçimi denetlenememektedir. Zürih’ten ilan ettiği en küçük bir kural değişikliğine, dünyanın öteki ucundaki en küçük kulüp bile uymak zorundadır. Göçerkonar ve evrensel iş hukuku, burada ulusal hukukların çok ilerisindedir. Lozan’daki Uluslararası Olimpiyat Komitesi için de aynı şey geçerlidir. 

Hiper-imparatorluk, sonraları AŞIRI DENGESİZLİKLER ve BÜYÜK ÇELİŞKİLER içinde debelenen bir bir alem olacaktır. Şeffaflık EŞİTSİZLİKLERİ daha görünür ve daha hoşgörülmez kılarken, sigortacıların baskısı altındaki sınai işletmeler, bir yandan azami verimlilik isterken, gitgide daha az risk alacaklar, ücretliler de beyhude yere gelir paylarının azalmamasını talep edeceklerdir. Tüketiciler ve elbette seçmenler, fiyatların düşürülmesini isteyeceklerdir. Kısa vadeye, dolayımsıza, eğreti olana, sadakatsizliğe giderek daha fazla öncelik tanınması, araştırmaların finansmanını ve vergi tahsilatını gitgide zorlaştıracaktır. PARANIN ŞİDDETİNDEN SONRA, SİLAHLARINKİ GELECEKTİR. 

İKİNCİ GELECEK DALGASI: HİPER-ÇATIŞMA

Piyasa yaygınlaştığı, farklılıklar eşitlendiği, bireyler özgürleştiği zaman, HERKES HERKESİN RAKİBİ haline gelir. DEVLET ZAYIFLADIĞINDA, şiddeti sınırlama ve gemleme imkanı da ortadan kalkar. Yerel çatışmalar çoğalır, kimlik/özdeşlikler sertleşir, tutkular çarpışır, yaşamların değeri kalmaz. 

Bölgesel yeni güçler ve askeri ittifaklar ortaya çıkacaktır. Korsan ordular ve haydut orduları oluşacak ve kentlerin-ülkelerin kontrolünü ellerine geçirecek, birlikte yolculuk etmekten başkaca ortak yanları bulunmayan alt-göçerkonar kitleler tehditkar hale gelecek ve bu yapıların bazıları, devletlere, özellikle de demokrasilere karşı ittifaka girecektir. Bu tehdit ve saldırılar karşısında, uluslar giderek daha çok sayıda, yaşamlarını tehlikeye atabilecek asker ve polise ihtiyaç duyacak (şimdiden A.B.D. ordusunun %5‘i, vatandaşı olmayan göçmenlerden oluşmaktadır), paralı askerlik hizmeti veren işletmeler yaygınlaşacaktır (halen Afrika’da, hükumetlere ve işletmelere hizmet veren 100‘e yakın askeri şirket vardır). 

Bu düzeni daha en az 20 yıl daha yönetecek olan A.B.D.’ye karşı her yerde halkların öfkesi yükselecektir; bir “odağa”a duyulan nefret, odak gücünün doruğundayken değil, inişe geçmeye koyulduğu zaman zincirlerinden boşalır. A.B.D. ve ticari düzene karşı bir eleştirel koalisyon oluşacak, fakat bunların eleştirdikleri şeyin karşısına çıkaracakları bir önerileri olmayacaktır; yalnızca bazıları, teokrasiye dönülmesini önereceklerdir. Dinler arası gerginlikler artacak, çatışmalara öncülük edecektir.



Savaşlarda robotlar, kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılacak; gri jöle denilen ve bir toz zerresi boyutundaki nano-robotlar, kaçak denetim görevleri gerçekleştirecek ve düşmanların hücrelerine saldıracak, genetik silahlar bazı etnik gruplara yöneltilecektir. Bir hedefin saptanmasıyla tahribi arasında geçen süre hiç mertebesine inecektir (bu süre Körfez savaşında 3 gün, Irak savaşında 5 dakikaydı).


Bir yandan da piyasa demokrasileri (özellikle Avrupa) savaştan kaçınmak için, özgürlüğün alanını kendilerine düşman olabilecek kişilere de yaymayı deneyecek, Habermas‘ın düşünü kurduğu, o barışçı ve itaatkar, nükleer güçten arındırılmış ulus-sonrası devletleri yaratmaya çalışacaklardır.

Hiper-çatışmadan önce 4 tür çatışma patlak verecektir: Kıtlık (petrol ve su) savaşları , sınır savaşları (özellikle Orta-doğu ve Afrika), nüfuz savaşları (ticari), korsanlar ve yerleşikler arasındaki savaşlar. 

Hiper-çatışma sırasında her türlü silah hiç bir kural tanımaksızın kullanılacak ve TARİHİ YAZACAK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR. En azından ben buna inanmak istiyorum ki, hiper-çatışmanın oluşturduğu tehdit karşısında, demokrasiler, korsanları ve diktatörlükleri yenmek üzere yapılabileceklerini son noktada yerine getirecek, DAHA ŞİMDİDEN İŞ BAŞINDA OLAN YENİ GÜÇLER, adil, dingin, birleşik ve kardeş bir dünya yaratmak üzere iktidarı ele geçirecektir. 

 

ÜÇÜNCÜ GELECEK DALGASI: HİPER-DEMOKRASİ

Bu bilgilerden AKILCI olarak çıkarsanabilecek şey şudur: İklim istikrara kavuşturulabilir; su ve enerji kaynakları çoğaltılabilir; aşırı şişmanlık ve sefalet yok edilebilir; şiddete başvurmamak mümkündür; herkes için refah gerçekçi bir olasılıktır; demokrasi evrensel hale getirilebilir; işletmeler ortak çıkara hizmet edebilir. Hatta tüm farklılıkları korumak ve daha başkalarını yaratmak da düşünülebilir.
İnsan, iyi haberler üzerinde asla hiçbir şey inşa etmemiştir; hiper-çatışmayı önlemeye de bu düşünceler yetmeyecektir. Fakat felaketler kapıdadır ve günün birinde, en derin biçimde uyumakta olanları uyandıracak kadar çoğalmaktadır. Felaketler, bir kez daha, değişimin en iyi avukatları olacaktır.

Ortaya çıkacak olan yeni uyumlu dünyada, hiper-demokrasi, piyasa ve demokrasinin gezegensel ölçekte birlikte yaşamasından ibaret olacaktır. Bunun başlıca aktörlüklerini ise İNSAN-AŞIRILAR ve İLİŞKİSEL İŞLETMELER yapacaktır. Yardım etme, anlama ve arkalarında daha iyi bir dünya bırakma kaygısına sahip insan-aşırılar, yerleşiklerin erdemlerini de (dikkat, konukseverlik, uzun vade duygusu) göçerkonarların erdemlerini de (dikbaşlılık, bellek ve sezgi) uygulamaya hazır olacaklardır. Kadınlar, erkeklerden daha kolayca insan-aşırı olacaklardır. İnsan-aşırılar, bedelsiz hizmetin, karşılıklı vermenin, kamusal hizmetin ve genel çıkarın ekonomisini kuracaklardır. Bu tarz çalışma sürecinde, vermekten sevinç duymayı, gülümsetmeyi, aktarmayı, rahatlatmayı ve teselli etmeyi öne çıkaran yeni bir tavır gelişmektedir; çalışmak, zorlamadan kurtarılmış bir zevk halindedir.


İLİŞKİSEL İŞLETMELER diye adlandırdığım yapı aslında bugün Sınır Tanımayan Doktorlar, Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ve Greenpeace gibi örgütlerde yaşatılmaktadır. Şimdiden bu örgütlerin üretimleri dünya gayrisafi hasılasının %10’unu oluşturmaktadır ve payları çok büyük bir gelişme göstermektedir. Gezegen yurttaşlarının bu örgütleri, her bireyin refahı için, temel ihtiyaçları (en önemlisi iyi zaman) ve herkesin refahı için ortak iyiyi (başlıca boyutu kolektif zeka) geliştirecektir.



Avrupa Birliği‘nde olduğu gibi, sınırlar ortadan kalkacak, kıtasal ölçekli parlamentolar ve hükumetler gelişecektir; Avrupa Birliği hiç şüphesiz Rusya ve Türkiye‘yi de içine alarak yeni bir yapı oluşturacaktır.
HİPER-DEMOKRASİ, AVRUPA’DA BAŞLAYACAKTIR.



TÜRKİYE, bu muhteşem ülke, Avrupa tarihinin tam ve asli üyesi olabilmesi için, demokrasisini geliştirmek, kadının ve azınlıkların konumunu yükseltmek, bürokratik yavaşlıkla ve eşitsizliklerle (%20 insan yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır) mücadele konusundaki çabalarını yoğunlaştırmak zorundadır.

Categories: GELECEĞİN KISA TARİHİ, Jacques Attali | 1 Yorum

Alain de Botton, SEYAHAT SANATI





ALAIN DE BOTTON, Yazar, ING-2002, TR-2005(3.Baskı), Sel Yayın, Çeviren: Ahu Sıla Bayer, 259 sf.






SEYAHATLER, dolaylı da olsa, iş ortamının ve ayakta kalma mücadelesinin ağır koşullarından sıyrıldığımızda NASIL bir yaşamımızın olacağını, İSTEDİĞİMİZ gibi yaşamaktan NE ANLADIĞIMIZI ortaya koyar.
…seyahatlerimizden aldığımız haz, belki de gittiğimiz yerle değil, giderkenki ruh halimizle ilgilidir.
…bezginlik ve umutsuzluk boğazımıza yapışmışken, bir yerlerde bir UÇAĞIN kalktığını bilmek ne büyük bir zevktir; Baudelaire’in dediği gibi: “Nereye olursa olsun! Nereye olursa olsun!”
…Yaşamımızda çok az an vardır ki bir uçağın havalanışı kadar yürek ferahlatıcı olsun.
…(uçaktan) bu kadar yüksekten bakıldığında yaşamımızın ne kadar küçük olduğu gelir aklımıza.


MUTLULUK, beklentilerimizdeki gibi kesintisiz ve uzun süren bir memnuniyet duygusu değildir. Aksine, aklın ve bilincin de işin içinde olduğu, KISACIK ve TESADÜFİ bir olgudur.



İnsanın MUTSUZLUĞUNUN tek nedeni, odasında SESSİZCE OTURMAYI BECEREMEMESİDİR (Pascal).
MERAKIMIZ dünyayı kucaklamak için çabalar durur, ta ki o elde avuçta durmayan “HİÇBİR ŞEYDEN SIKILMAMA” aşamasına gelinceye kadar. 





YOLCULUKLAR düşüncelere gebedir. Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır. Önümüzdeki manzarayla aklımızda gelip giden düşünceler arasında garip bir bağlantı vardır: Geniş düşünceler geniş manzaralara, yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar.





-Yirmi dört saat açık olan kafeterya, istasyondaki bekleme odası ya da motel, sıradan dünyada kendine bir ev edinmemiş ama BAŞINI DİK TUTMUŞ İNSANLARIN sığınağıdır. Baudelaire’in “Şairler” adını verebileceği, bu adla şereflendireceği insanların.





OTEL ODALARI aklımızın alışkanlıklarımızdan bir süre için sıyrılma fırsatı verir bize. …buraya gelişimize kadarki deneyimlerimizi bir çizgiyle ayırır, geçmişimize tepeden bakarız.





-Küçücük bir TABELAnın bile bir ülkeden başka ülkeye değişimler göstermesi, basit ama hoşa giden bir düşüncenin kanıtıydı: Kendi ülkesinin sınırlarını aştığında farklı niteliklere ve birbirinden değişik uygulamalara tanık oluyordu insan. …Tabela, mutluluğun habercisiydi.






REHBER KİTAPLAR bir yeri övdükleri zaman, o yeri gezen bizleri kendi otoriter beğenileriyle uyum içinde olmaya zorlarlar, onların tek bir cümle bile ayırmadığı yerle ilgilenmemiz ya da orayı beğenmemiz pek yakışık almaz.




-Güzelliği görebilmek için gözlerimizi açmamız yeterlidir; fakat güzelliğin hafızamızda yer etmesi, onu DERİNDEN KAVRAMAMIZA bağlıdır. Fotoğraf makinesi bakmakla görmek arasındaki ayrımı bulandırır, görmekle sahip olmayı iyice birbirine yaklaştırır; bize gerçek bilgiyi sunuyormuş gibi görünür ama aslında GÜZELLİĞİ ANLAMA ÇABASINI GEREKSİZ KILAR.





W.Wordsworth: DOĞA; şehir yaşamının yol açtığı psikolojik yaralara deva olan bir panzehir görevi görür… cansız nesneler etraflarındaki her şeyi etkileri altına alır. …manzaralar, bizlere bir takım DEĞERLERİ AŞILAMA GÜCÜ’ne sahiptir: Meşeler gururu, palmiyeler azmi, göller de sakinliği öğretir,  ERDEMLİ OLMA yolunda sessiz sedasız bize ilham verirler. 
Günlük yaşamdaki şeylere YENİ OLANIN BÜYÜSÜNÜ, doğaüstü şeylere de TANIDIK OLANIN SICAKLIĞINI kazandırır doğa.

Nietzsche, iki farklı turizm (dışarıda ve içeride) seçeneği sunuyordu okura: İlk seçenekte, başka kültürleri tarihinde “İNSAN KAVRAMINI GENİŞLETMEYİ ve DAHA GÜZEL bir hale getirmeyi başarmış” şeylerin peşine düşmeyi; ikinci türde ise, içinde yaşadığımız toplumun ve kimliğimizin TARİH BOYUNCA NASIL DEĞİŞİM geçirdiğini ve bugünlere nasıl gelindiğini  araştırmayı, sonucunda da bir devamlılık ve aidiyet hissi edinmeyi. İkinci türden turizmi uygulayan kişi, “kendi BİREYSEL ve FANİ varlığının ÖTESİNE bakıyor; yaşadığı evle, üyesi olduğu toplumla veya içinde yaşadığı şehirle aynı ruhu taşıdığı hissine kapılıyordu.

John Ruskin: GÜZELLİĞE sahip olmanın aslında tek bir yolu, güzelliği ANLATMAKTAN ve ona neden olan PSİKOLOJİK VE GÖRSEL ETKENLERİN BİLİNCİNE VARMAK’tan geçer.
Bilinçli anlama sürecini gerçekleştirmek için ise en etkili yöntem, güzel yerleri sanat yoluyla tasvir etmek, RESİM ya da YAZIYA dökmektir.
Ayrıntıları görmeye çaba sarf ederek, geçmişini öğrenerek, resim yaparak, edebi resimler yapıp anlatarak güzellik anlaşılabilir.  
Hepimiz sözcüklerle resim yapabiliriz. Bunu yapmıyorsak, sıradan bir “bunu sevdim”den “bunu sevdim, çünkü”ye geçmiyorsak, nedeni, kendimize yeteri kadar SORU SORMAYIŞIMIZ, gördüklerimizi ve hissettiklerimizi kesin ifadelerle ANALİZ etmeyişimizdendir. 


Nietzsche: Bazı insanlar sıkıcı ve gündelik deneyimler yaşamalarına karşın onları öyle bir düzene koyarlar ki, deneyimler yılda üç kez ürün veren verimli bir toprağa dönüşür; diğer insanlar ise (ki onlardan ne çok var etrafımızda!) kaderin dalgalı sularına, bütün zamanların ve kültürlerin çok hücreli akıntılarına kapılıp gitmişlerdir, ama yine de mantar tıpa gibi suyun yüzeyindedirler hep. Gözlemimizden çıkaracağımız sonuçsa şudur: İnsanlık, AZDAN ÇOK YAPMASINI bilen bir azınlık ve ÇOKTAN AZ YAPMASINI bilen bir çoğunluk olarak ikiye ayrılmıştır.



-Çölleri aşmış, buzulların üzerinde dolaşmış, balta girmemiş ormanlardan geçmiş nice insanlar tanırız; ruhlarında bütün bu yaşadıklarına dair bir iz, bir kanıt arar, bulamayız. Pembeli pijamalarının içinde, kendi odasının sınırlarında yaşamaktan memnun olan De Maistre, bizi usulca dürter, uzak diyarlara seyahat etmeye kalkışmadan önce ÇEVREMİZDE GÖRÜP ÖNEMSEMEDİKLERİMİZE BAKMAMIZI hatırlatır bize. 

Categories: Alain de Botton, SEYAHAT SANATI | 1 Yorum

TAPINAK ŞÖVALYELERİNİN YARGILANIŞI, Malcolm Barber

 

 

MALCOLM BARBER, PhD, Prof, Ortaçağ Avrupa Tarihçisi, Reading Üniveristesi, ING-2006 (2.Baskı), TR-2009, Phoenix Yayın, Çeviren: Nuri Plümer, 608 sf.

***MASONLARIN ÖNCÜLLERİNDEN BİRİ: TAPINAKÇILAR***

 

 

 

TAPINAK ŞÖVALYELERİ, 1119 yılında KUDÜS topraklarında Hugues de Payns ve Godfrey de Saint-Omer isimli iki Fransız şövalyesi tarafından kurulan ASKERİ bir DİNSEL TARİKATTIR. 

-12. ve 13.yy. boyunca, gerek Filistin ve Suriye’de HAÇLILAR tarafından kurulan DEVLETLERDE, gerekse Batı’da, özellikle FRANSA’da GENİŞ TOPRAKLAR ve MÜLKLER edindiler. Hem doğrudan sorumlu oldukları ve mülklerini koruma altına alan PAPALAR, hem de üyelerinin topraklarında yaşadıkları laik KRALLAR tarafından kendilerine sağlanan DİNİ ve HUKUKİ AYRICALIKLARDAN yararlandılar. Tapınakçıların OLAĞANÜSTÜ MEZİYETLERİ ve eşine az rastlanır derecedeki DÜRÜSTLÜKLERİ nedeniyle onlara İNSAN GÜCÜ ve AŞAR VERGİSİ tahsisi yapılıyordu. Ayrıca, tarikatlarının ULUSLARARASI YAPISININ sağladığı kolaylıklardan faydalanarak geniş çapta BANKACILIK faaliyetleri ile de uğraştılar ve ÇOK GÜÇLENDİLER. 

Manastırlarındaki gündelik yaşam, keşişlerin olağan yaşamından farklı değildi: Dini törenlere katılmak, tam bir sessizlik içinde ve okunan Kutsal Kitap eşliğinde topluca yenilen yemekler, haftada üç gün et yemeklerinin bulunduğu son derece sade bir diyet, her türlü gösterişten uzak giysiler, davranış biçimleri ve donanımlar ve KİŞİSEL BİR MÜLKİYETİN BULUNMAMASI. Tarikat, bir SADAKAT TAAHHÜDÜ ve SIKI BİR DİSİPLİN gerektirir ve bunların dışına çıkanlar, yüksek yetkilere sahip Üstat (ve Meclis) tarafından cezalandırılırdı (kovulma dahil). Bir kez tarikata giren üye, üstadın izni olmaksızın Tarikat’tan ayrılamaz ve başka bir manastıra geçemezdi. 
İtaat, bekaret ve kanaatkarlık erdem; rüşvet, ihanet, sır ifşası, sapkınlık ve eşcinsellik ise büyük suç sayılıyordu.

 

-Bu denli güçlü ve ünlü olmalarını sağlayan doğuda kurulan HAÇLI DEVLETLERİNİN ASKERİ YÖNDEN SAVUNULMASI (172 yıl kesintisiz) konusunda büyük bir sorumluluğa sahiptiler. 1250’ler sonrasındaki Moğol istilasını takiben, Mısır’dan gelen Memluklar tarafından 1291‘de doğuda yerleşik HIRİSTİYAN NÜFUSUN BÖLGEDEN SÜRÜLMESİ üzerine, Tapınak Şövalyeleri esas varoluş amaçlarından uzaklaştılar. Tarikatın yeni kabul edilen adaylardan RÜŞVET kabul etmeleri ve ellerindeki topraklardan AZAMİ GELİR için, haklarını son derece sıkı biçimde kullanmaları, Papalığa şikayet edilmeye başlanmıştı.

 

 

1292‘de JACQUES DE MOLAY üstat seçildi. En büyük önceliği, Doğuda Tarikat’ın yeniden yapılandırması idi. 1291’de AKKA’nın düşmesi, kaçınılmaz olarak tüm dikkatleri üç askeri tapınağın (diğerleri: HOSPİTALLER; kuruluş:1070; TÖTONLAR; kuruluş:1190) rolü üzerinde toplamıştı ve bu tarikatların etkinlik konusunda gösterdikleri yetersizlikler, öncelikle bir ilgi odağı oluşturmuştu. Bunlara karşı durmaya çalışan Molay, yıllar süren ziyaretler sonucunda belli ölçüde insan ve malzeme sağlamayı başardı. 1300’lerin başında Doğu’da giriştiği toparlanma harekatı yine Memluklar tarafından başarısızlığa uğratıldı (Aynı dönemde Hospitaller Tarikatı Rodos‘u, Tötonlar ise Prusya‘yı ilhak etmeyi ve bir süre daha devam edebilmeyi becerebilmişti).
1305‘de V.Clemens papalığa seçildi ve 1306‘da Molay tekrar Fransa‘ya döndü.

 

-Tarikatın Fransa’da yaşayan üyeleri 1307de birdenbire, Kral IV. (Güzel) Philippe‘in askerleri tarafından engizisyon adına tutuklandı. İSA’NIN REDDİ, KUTSAL HAÇIN ÜZERİNE TÜKÜRMEK, UYGUNSUZ BİÇİMDE ÖPÜŞMEK ve EŞCİNSELLİK, GİZLİ TÖRENLERDE ve RUHANİ MECLİS TOPLANTILARINDA PUTLARA TAPINMA gibi ciddi birtakım sapkınlık eylemleri ile suçlandılar. Yoğun İŞKENCELER sonrasında, Molay ve Tarikat müfettişi Pairaud dahil tutuklu şövalyeler sanki AĞIZ BİRLİĞİ YAPMIŞ GİBİ suçlarını İTİRAF (1.) ettiler.

 

 

PAPA V.Clemens, kendisine bağlı olan şövalyelerin tutuklanmasını kendi OTORİTESİNE KARŞI DOĞRUDAN MEYDAN OKUMA olarak görerek, temsilcilerini Molay ve Pairaud ile görüşmeye gönderdi; her ikisi de İTİRAFLARINI GERİ ALIP (1.) diğer tutuklulara da aynısını yapma çağrısında bulundular. Papa 1308‘de SORUŞTURMAYI DURDURDU.

Kral Papa’yı ŞİDDET İLE TEHDİT ederek Papalık Komisyonu kurularak yeniden görüşülmesini kabule zorladı. 1309daki yaygın ve ağır işkenceler, şövalyelerin çoğunun geri aldıkları İTİRAFLARINI yeniden KABUL (2.) etmesine yol açtı (1309 tarihi aynı zamanda, Fransa Kralı-Papalık savaşı nedeniyle 68 yıl sürecek olan AVIGNON PAPALIĞI döneminin başlangıcıdır; soldaki resimde: Avignon Papalık Sarayı -FNK-). 

1310‘da 600 kadar Tarikat üyesinin İTİRAFLARIN tamamını REDDEREK (2.) savunma kararı alması üzerine Papa duruşmaları ertelemek istedi; Kralın buna çok sert karşılık vererek, kendi düzenlediği duruşmalarla suçlu buldurduğu 54 şövalyeyi kazığa bağlatarak yaktırması üzerine diğer üyeler tekrar İTİRAFLARI KABUL (3.) etmek zorunda kaldı. 

 

 
-Papalığın duruşmaları ise 1312‘de sonlandı (Viyana‘daki nihai duruşmaya Kral Philippe de gitti) ve buna istinaden Papa tarafından, Tarikat’ın ONURUNUN artık faaliyetlerini sürdüremeyecek kadar KİRLENDİĞİ gerekçesiyle LAĞVEDİLMESİNE ve tüm mal varlıklarının HOSPİTALLER (St.Jean) Tarikatı’na bırakılmasına nihai olarak karar verildi.

1313‘de KRAL, duruşma masraflarını gerekçe göstererek Hospitaller’den BÜYÜK MİKTARDA PARA ALDI. 

 

 
-Tarikat’ın büyük liderleri 1314‘de Papalık tarafından özel olarak yargılanarak ömür boyu hapse mahkum edildiyseler de Jacques de MOLAY ve Geoffroi de Charney kararı hararetle protesto ederek Tarikat’ın saf ve kutsal olduğunu ısrarla vurguladılar (Hugues de Pairaud ve Geoiffroi de Goneville ise kararı kabul ettiler) ve bunun üzerine Kral tarafından Seine Nehri üzerindeki Javiaux adasında (Paris’in ortasındaki St.Louis adası) adasında kazığa dikilerek yaktırıldılar (Aynı yıl Papa ve Kral da öldüler). 

 

 

KONUYA İLİŞKİN SON DÖNEM TARİH TARİH ÇALIŞMALARI:

-Ayrıntılı belgelere dayalı tarih çalışmalarında, Tapınakçılara yöneltilen SUÇLAMALARIN ÖZÜNDE MESNETSİZ OLDUĞU anlaşılmıştır.

-Yoğun bir biçimde YÖNETİM ve FİNANSMAN alanlarına yönelmesinin, manastıra bağlı herhangi bir tarikatın RUHANİ DİNAMİZMİNE CİDDİ ANLAMDA TEHDİT OLUŞTURDUĞU ve Tarikat’ın AYRICALIKLARININ diğer keşiş ve rahiplere tanınanlardan daha büyük olduğu tartışmasız olarak kabul edilmektedir.

-Tarikat bünyesinde YAYGIN OLMAYAN EŞCİNSELLİĞİN ve birtakım DİNSEL ZAAFLARIN olduğu birkaç tarihçi tarafından savunulsa da, son 50 yıl içinde, Tapınakçıların SUÇLU OLDUKLARINI SAVUNAN TARİHÇİ YOK DENECEK KADAR AZDIR.

 

 

-Dönem, İŞKENCE, CADI AVI ve İNFAZ TOPLUMU‘nun ortaya çıkmaya başladığı bir dönemdir (16.-17.yy.da zirve yapar) ve bu durum hadisenin arka planını oluşturan ASLİ NEDENLERDENDİR.

 

 

 

 

Fransa Krallığı PARASAL AÇIDAN VAHİM BİR DURUMDADIR (Tapınak Şövalyeleri’nden önce, 1306’da Yahudilerin mülklerinin müsaderesi  gerçekleştirilmiştir).
TARİKAT’IN PARASAL GÜCÜ, Krallık için yeni CAZİBE unsurudur.
 

 

Kral, DİNSEL MEGALOMAN denilecek düzeyde MARAZİ BİR DİNDAR, karısının ölümünden sonra giderek artan biçimde kendini MİSTİSİZME kaptırmış, İNANCA İLİŞKİN SUÇLARDA ACIMASIZ, DEVLETİN BÜYÜCÜLERİN ve TARİKAT’IN TEHDİDİ ALTINDA OLDUĞUNA İNANAN, politik konuları kraliyet mühürdarı NOGARET‘e bırakmış olan bir şahsiyettir.   Nogaret, devlet gücü fanatiği bir entrikacıdır ve birçok araştırmacı tarafından, kralın dindarlığı üzerinden SERVETİN MÜSADERESİ için AHLAKİ BİR ZEMİN oluşturması planının mimarı olarak gösterilir).

 


 

 

-Yargılama süreci, klasik anlamda suçluluğun ya da masumiyetin sınanması şeklinde değil, TOPLUMUN IV.Philippe hükümetinin bu şekilde davranmasına neden olan KOŞULLARI ORTAYA ÇIKARTARAK, bir zamanlar BÜYÜK BİR GURURLA YETİŞTİRDİĞİ BİR TARİKAT’I EZEREK yaşamına son verdiği BİR ORTAÇAĞ TRAJEDİSİ şeklinde algılanmalıdır.

 

 

Kral ve Nogaret’in planları, GELENEKSEL FEODAL VE DİNSEL GÜÇLERİ ZAYIFLATACAK YENİ, MERKEZİYETÇİ BİR DEVLETİN KURULMASINA YÖNELİKTİR. Bu plan, İŞKENCE ve KARANLIK GÜÇLER FAALİYETLERİ ile MERKEZİLEŞMİŞ BİR POLİS DEVLETİ ile sonuçlanmıştır.

 

                               
                                                                   **********

EK BİLGİ:

 

Tarikatın bir çok yönden devamını da içlerine alan MASONLARIN  günümüzdeki merkezi, İskoçya-Edinburgh yakınındaki Rosslyn Şapeli’dir.

(bakınız: http://en.wikipedia.org/wiki/Knights_Templar_%28Freemasonry%29 )

 

 

Aşağıdaki fotograflarda, Rosslyn’de Masonların sembollerinden ikisi olan  USTA (solda) ve ÇIRAK (sağda) sütunları:


Gerçek anlamda bir SEMBOLİZM TAPINAĞI olan ROSSLYN ŞAPELİ’nin içindeki AYRINTILARI gösteren bir VİDEO:

https://www.youtube.com/watch?v=sutS94fxuZ8

Categories: Malcolm Barber, TAPINAK ŞÖVALYELERİNİN YARGILANIŞI | 1 Yorum

KÜRK MANTOLU MADONNA, Sabahattin Ali

 

 

SABAHATTİN ALİ (1907-48), Yazar-Öğretmen, İlk Baskı: 1943, 2013 (62.Baskı), Yapı Kredi Yayın, 160 sf.

 

 

 

(Raif Efendi) …pek alelade, hiçbir özelliği olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de BAKMADAN GEÇTİĞİMİZ İNSANLARDAN biriydi. …Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?” Fakat bunu düşünürken yalnız o insanların DIŞLARINA bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir İÇ ÂLEMLERİ olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların MANEN YAŞAMADIKLARINA hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi MERAK etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, BEKLEMEDİĞİMİZ ZENGİNLİKLERLE karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç BİLİNMEYEN bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
(Anlatıcının, böylesine sıradan görünüşlü Raif Efendi’nin ANI DEFTERİNİ okuyup, onun gerçeğini öğrendiğinde yazdıklarından bir bölüm)

-(Okul arkadaşı Hamdi) Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı adetlerinden biri de galiba eski -ve kendilerinden geri kalmış- arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da ŞUURLU DALGINLIKtı. Sonra, o zamana kadar “siz” diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire “sen” diyecek kadar alçakgönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin SÖZÜNÜ YARIDA KESİP rastgele manasız bir şey sormak ve bunu gayet tabii olarak, hatta çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak… Bana rast geldiğinde memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, BENİM GİBİ OLMADIĞINA seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir FELAKET geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi FERAHLIK duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. 

 

…pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, EDEBİYAT gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti. Kendisine cevap verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden, küçük bir ÇOCUĞA NASİHAT verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığını tavırlarıyla göstermekten de hiç çekinmiyordu.
…İnsanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar GÜLÜNÇ, ne kadar dıştan, ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi…

…İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde KUDRET ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı SARHOŞ eden ne vardır? Hele bunu yapmak fırsatı, birtakım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse.

-İçlerinin esneyen BOŞLUĞU karşısında ancak başka başka insanları küçümsemek ve TAHKİR etmek, onlara GÜLMEK suretiyle kendilerini TATMİN edebiliyorlar, şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı.

 -İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, KÖRLER GİBİ rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.


RAİF EFENDİ’NİN DEFTERİNDEN-1933- :

-Hiçbir şey beni, HAKKIMDAKİ KANAATİ DÜZELTMEK MECBURİYETİ kadar korkutmazdı.

-Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?
…(Berlin’de) Bu sefer okuduklarım, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalade insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde KENDİMDEN, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan BİRER PARÇA buluyordum.

-(Resim Sergisinde) …orada, KÜRK MANTOLU BİR KADIN PORTRESİNİN önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. …olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?… Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. …masumluk ve iradeyi, sonsuz bir hüzün ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. 
…(Tanıtım yazısında, ressam Maria Puder’in kendi portresi olan resmin), Andreas del Sarto’nun Madonna del Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine çok benzediği yazılıyor ve yarı şaka bir ifade ile Kürk Mantolu Madonna şeklinde niteleniyordu. …Sarto’nun bu tablosundaki MERYEM, düşünmeyi öğrenmiş, hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı küçümsemeye başlamış bir kadındı. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil, kucağındaki Mesih’e değil, hatta gökyüzüne de değil, TOPRAĞA bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu.

 

…bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, BİR İNSANI ARAMAKLA geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna, hatta ona pek yakın bulunduğuma, bir müddet olsun beni inandırmış, içimde, bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı.
…Yirmi dört yaşıma geldiğim halde hala çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Basit, hatta belki de hiç güzel olmayan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış, NE GENİŞ ÜMİTLER doğurmuştu. O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş, onda, hakikatte asla olmayan vasıflar bulmuştum.

 

-(Onunla karşılaştığında) Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, İÇİMİN BU KADAR GENİŞLEDİĞİNİ hatırlamıyordum. …Bir gece için bu kadarı çoktu bile…Zaten küçüklüğümden beri SAADETİ İSRAF etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim. 

 

-(Maria Puder:) “…bütün erkeklerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için…Herhangi bir şekilde TALEPLERİ REDDEDİLDİĞİ ZAMAN DÜŞTÜKLERİ ŞAŞKINLIĞI görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir AVCI, bizi zavallı birer AV olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, İTAAT etmek, istenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz… Ben bu AHMAKÇA ve KÜSTAHÇA ERKEK GURURUNDAN tiksiniyorum. …Sizinle, bunun için DOST olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok…”

 

-Maria Puder bana bir RUHUM OLDUĞUNU ÖĞRETMİŞTİ.Bir ruh, ancak benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu…Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek birbirine koşuyordu. 
 

 

(Maria Puder:) “…dünyada ciddiye aldığım yegane iş budur (resim yapmak). Sırf bunun yüzünden resim yaparak geçinmek istemiyorum (şarkı söyleyip, keman çalarak geçinir). Çünkü o zaman kendi İSTEDİĞİMİ DEĞİL, BENDEN İSTENİLENİ yapmaya mecbur olacağım…Asla…Asla… Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim.”

 

(Maria Puder:) “Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu...Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin YALVARIŞLARINIZDA BİLE BİR TAHAKKÜM, BİZİM REDDEDİŞLERİMİZDE BİLE BİR ACİZ bulunacak?
…dünyada…hiç bir mahluk bir erkek kadar HODBİN, KENDİNİ BEĞENMİŞ ve kibirli, fakat aynı zamanda KORKAK ve RAHATINA DÜŞKÜN değildir.”

 

 

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız KAÇIRILAN FIRSATLAR asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, “BU BÖYLE OLMAYABİLİRDİ!” düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
…konuşmaya ne kadar muhtacım. HER ŞEYİ İÇİNDE BOĞMAYA MECBUR OLMAK, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir?

Categories: KÜRK MANTOLU MADONNA, Sabahattin Ali | 2 Yorum

BEN VE SEN, Martin Buber


Martin Buber, PhD, Prof, Filozof-Teolog-Antropolog-Sosyolog, Frankfurt ve Hebrew Universiteleri, ALM-1923, TR-2003 (1.Baskı), Kitabiyat Yayın, Çeviren: İnci Palsay, 147 sf.

*Kitap, yazarın ölümünden 47 yıl sonra oğlunun isteği üzerine, Buber’in yakını olan Walter Kaufmann tarafından İngilizceye çevrilmiş, Almanca kelime oyunları nedeniyle çeviri güçlüğünü aşmak amacıyla da, çevirmen kitabın ön kısmına 40 sayfalık bir mukaddime (kavramsal açıklamalar) yazma ihtiyacı duymuştur. Alıntılar her iki metinden yapılmıştır.*



İNSANLARIN DAVRANIŞLARI ÇEŞİTLİDİR:



1) ‘BEN-BEN’ tarzı: İç dünyalarına çekilen bu insanların tüketimle alakası yoktur.  …birtakım eşyaları olsa da mala mülke düşkün değildirler… bazılarını sevseler de insanlara düşkünlükleri yoktur… bazı projeleri olsa da proje düşkünlükleri yoktur… her cümlenin efendisi ‘BEN’den başkası değildir… çoğunlukla sizi işitmezler; ve sizi hiçbir zaman, bir başka BEN olarak işitmezler.




2) ‘BEN-O’ tarzı: Belli objelere ve diğer insanlara yakın ilgi gösterirler…  kendilerini düşündüklerinden çok, onlar hakkında düşünürler… başkaları onlardan kendilerine göstermedikleri ilgiyi görürler… ustalıkla idare edebilir veya zihinsel çalışma yapabilirler… BEN-BEN tipi insanların aksine, iyi bilgin olabilirler, fakat derin bağlılıkları yoktur. 


3) ‘O-O’ tarzı: İlgilerinin objesi, hayatlarına hakim olur. Fevkalade geniş ve çeşitli bilgiye sahip, okuma ve araştırma eğiliminde, kendine ayıracak, kendi olacak vakti bulamayan büyük bilgin olma yeteneğindedirler. Katı bir bilginler topluğu vardır ki, merkezlerinde, hiçbir çekirdek için yer yoktur. 





4) ‘BİZ-BİZ’ tarzı: Bu öyle bir yönelmedir ki içinde BEN mevcut değildir. Dünyalarının merkezinde BİZ vardır. SEN ve O, sadece gölgedirler. Onlarınki, henüz şahsiyetin ortaya çıkmadığı, korunmalı, çocukça bir dünyadır. 





5) ‘BİZ-ONLAR’ tarzı: Burada dünya ikiye bölünür: Aydınlığın çocukları ve karanlığın çocukları, iyiler ve kötüler, seçilmişler ve lanetliler. Her sosyal problem, fazla çalışmadan tahlil edilebilir: onlara göre aranması gereken şey, iyiler ve kötülerdir. Onlara göre iyi olanlar başarmak zorunda olduklarından, öfke, hakaret ve sınırsız ümide yer vardır. Bir kötü, bir iyiye hitap etme cür’etini gösterse, iyi onu ekseriya işitmez; onu bir diğer BEN olarak duymaz. Zira kötü ONLAR‘dan biridir, BİZ‘den biri değil. Dürüstlük, zeka, şahsiyet bütünlüğü, insanlık ve zafer, BİZ‘in öncelikli haklarıdır. Günahkarlık, budalılık, ikiyüzlülük, kabalık ve sonuçta yenilgi, ONLAR‘a aittir.




-Bu 5 davranış şeklinde de ‘SEN’ YOKTUR. Söylenen SEN‘lerin çoğu, sadece alışkanlıkla, düşünmeden söylendiğinde, gerçekte bir O demektir. Uzakta olmasına rağmen, kişinin bütün varlığıyla, varlığı hatırlanarak söylenen O ise, gerçekte SEN demektir.






HAKİKAT, bütünüyle, BEN‘in kendine maledemeden katıldığı bir faaliyettir. KATILIMIN OLMADIĞI YERDE, GERÇEKLİK YOKTUR. Kendine-maletmenin olduğu yerde, gerçeklik yoktur. SEN ne kadar doğrudan etkilenirse, katılım da o kadar mükemmeldir. Ben, gerçekliğe iştirakinden dolayı gerçektir. Katılım ne kadar mükemmelse, BEN de o kadar fazla gerçek hale gelir. 

EGO ise, hiçbir gerçekliğe iştirak etmez, herhangi bir gerçeklik de kazanmaz. Kendisini başka her şeyden ayrı tutar; tecrübe ve kullanım araçları ile, mümkün olduğunca sahip olmaya çabalar. Yani onun dinamikleri: Kendini ayrı tutma ve sahip olmadır.



-Bir de ‘BEN-SEN’ dünyası vardır. 
BEN olabilmek için, bir SEN‘e gerek vardır; ben, BEN olabilmek için SEN der. BEN-SEN tarzı, temel esas olan DİL-SÖZ aracılığıyla, İLİŞKİ DÜNYASINI KURAR.






Sokrates‘in canlı ve etkili BEN’i, ne kadar güzel ve meşrudur. O, sınırsız sohbetin BEN’idir ve bu sohbet havası, her yerde, hakimlerin önünde, hapisteki son saatte bile vardır. Bu Ben, DİYALOG‘da temsil edilen ilişkide yaşayagelmiştir. 






Goethe‘nin dolu dolu BEN’i, ne kadar güzel ve meşrudur. O, tabiatla saf ilişkinin BEN’idir. Tabiat ona teslim olmuştur ve onunla kesintisiz olarak konuşur; ona gizemlerini açıklar ve yine de gizemini kaybetmez. BEN ona inanır ve GÜL‘e: “İşte o, SEN’dir” der ve hemen gül ile aynı gerçekliği paylaşır (NATURA NATURANS, NATURA NATURATA -Doğalayan doğa, Doğalanan doğa- Spinoza’dan-FNK).





Kant, insanlara; İNSANLIĞA VE BAŞKALARINA OLDUĞU KADAR, BİZZAT KENDİLERİNE DE, DAİMA, ‘SADECE’ BİR VASITA OLARAK DEĞİL, AYNI ZAMANDA BİR GAYE OLARAK DA DAVRANMALARI GEREKTİĞİNİ anlatmıştır. Bu, BEN-SEN‘i BEN-O‘dan ayırarak belirginleştirmenin bir yoludur. Onun ifadesi, ‘DE’ ve ‘SADECE’ kelimeleri kaldırılmadan -ki bu çoğunlukla yapılır- doğru olarak aktarıldığında, AHLAKİ BİLGELİĞİNE hayran olunabilir. 




– başkalarına GAYE olarak DA davranmanın birçok yolu vardır: sorarken NAZİK olabilirsiniz; HÜRMET, MUHABBET, HAYRANLIK gibi veya insanların SEVGİ dediği sayısız davranışlardan birini gösterebilirsiniz. Bunları sözsüz ifadelerle veya yazarak DA gösterebilirsiniz.


Herkes SEN diyebilir ve o zaman, gittikçe BEN olur.

Categories: BEN VE SEN, Martin Buber | Yorum bırakın

KÜRESEL ÇARKIN DIŞINDA KALANLAR, Tüketim Toplumunda Yeni Fakirlik, Kathrin Hartmann


KARTHIN HARTMANN, Yazar-Gazeteci, Sanat Tarihi ve Felsefe (Frankfurt Uni), ALM: 2012, TR:2014, Ayrıntı Yayın, Çeviren: Etem Levent Bakaç, 352 sf.
 
(Arif Müezzinoğlu hazırlamıştır)

 

 

 

 

Kitap, 9 bölümden oluşuyor.

1-) UYGAR NEFRET
Bölüm, tüketim toplumu, mevcudiyetini neden ötekileştirmevasıtasıyla garantiye alıyor ve orta tabaka gerçekte düşerken gözünü neden yukarıya dikiyor, sorusuyla başlıyor.
 

Çokuluslu bir şirketin sözcüsünün bir röportajda “gıda bankalarından yemek alan insanlarınkamu yararına işler görmekle yükümlü tutulması gerektiğini düşünüyorum” diyor. Bu bağışlar olmaksızın yaşamlarını sürdüremeyecek insanların öncelikle midelerine girecek lokmaları haketmeleri gerektiğini söylemek istiyor. Üst-orta sınıfa mensup, gıda bankaları dünyasını bilmeyen birisi nasıl böyle bir fikre varabiliyor?

Orta sınıfa mensup, alt tabakanın günlük yaşamının içinde olan bir öğretmen ise, “gastronomi ve oteller yıllardan beri ‘yalvar yakar’yetiştirecek eleman arayışında; suç onlarda, çalışmak istemiyorlar” diyor.
Orta tabakanın müdavimler masasından bir manzara, bir grup gazeteci ve akademisyen bir restoranda oturuyor. Karınlar tok, bardaklar kırmızı şarapla dolu. Birisi aniden yoksulluk yardımı alanlarınek olarak gıda yardımı almalarını iPhone almakistemelerine bağlıyor; bu korkunç iftira kimseyi rahatsız etmiyor ve kimse itirazda bulunmuyor. Bu, nasıl olabiliyor? Hatta aralarından bazıları eskiden solcu (bugün ise “gerçekçi” olduklarını öne sürüyorlar). Bir diğeri onu tasdik ediyor: “Hepsinin elinde en yeni cep telefonlarından var, ayrıca gıda bankasına gidenlerin giyim kuşamları süper, gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşılamıyor bile”. Başka birisi söylenenleri tamamlıyor: “Isıtma parası aldıklarından beri, deliler gibi ısıttıklarını duydum.   

      

Yani gariptir ki, yoksulların dışlanmasıve orta sınıfın onların sırtından üstünlüğünü sergileme çabaları bağlamındaki karakteristik öfke, zengin bir ülkede insanların yemek bağışlarına muhtaç olmasına karşı değil, bu insanların bir cep telefonuna sahip olmasına ve kış aylarında evlerini ısıtmasına karşı ifade buluyor.  
 
Almanya’da yaşayan her yedi kişiden biri ise yoksulluk sınırında veya altında yaşıyor ve 6,7 milyon insan resmi yoksulluk yardımı alıyor. Göreceli yoksulluk, kulağa ne kadar da masum geliyor. Sanki Alman yoksullar, aslında gerçek anlamda yoksul değil de, yalnızca daha az varlılılarmış gibi. En azından dünyanın başka bölgelerinde sokaklarda ölen insanlara kıyasla; yani başkalarına bakacak olursak, biz yine iyiyiz! Zengin ülkelerin yoksulları işte bu nedenle en fazla umursamazlıkla;ama çoğu zaman öfke ve hor görülmeylekarşılanıyor. Almanya’daki yoksulluğun ağırlığı, yalnızca maddi yoksunluklardan değil, duygudaşlık, ve hoşgörü yoksunluğundan da kaynaklanmakta, bu yüzden de fakir ülkelerdeki yoksulluktan daha da bunaltıcı olabilmektedir. “Bangladeş’teki yoksulluğun da korkunç ve yürek yakıcı olduğunu açıktır. Fakat o insanlar yoksulluklarından dolayı suçlanmıyor. Yalnız başlarına kalmış ve suskun değiller, hoşnutsuzluklarını sokaklara taşıyorlar.Ancak Almanya ve Avrupa’nın diğer zengin ülkelerinde, yoksullara kederleri bile çok görülüyor. Yoksullukları bile ellerinden alınıyor. Ayrıca, madalyonun diğer yüzü var: Almanya’da insanlar fakirleştikçe, öbür yanda daha fazla zenginlik daha az elde yoğunlaşmaktadır.
“Bu toplumda kimsenin tembelliğe hakkı yoktur” açıklaması yapan eski Sosyal Demokrat Başbakan gibi, “yoksulluğa karşı aşevleri, doyururken tembelleştiriyor mu?” programları ve “aldıkları paranın karşılığında bir şeyler versinler” diyen sokaktaki süslü yurttaşın sözleri ile her düzeyde sadece daha adil bir iş ve gelir dağılımının politik olarak başarılamadığı göz ardı edilmiş olmuyor, aynı zamanda sosyal adalet hedefinin yerine, verime bağlı adalet tanımını koyarak kurbanları fail konumuna oturtuluyor.
Topluma karşı bir talepte bulunma hakkı yalnızca ‘performans gösterenlere” mahsustur; ‘çalışmayana yemek yok’tur. Kapitalist bir sistemde verimlilik ve değerlendirilirlik mantığı, aile, okul ve sosyal ilişkilergibi aslında ekonomik ilkelere göre işlemeyen kurumlara giderek daha fazla nüfuz ediyor.
Bu kitapta yalnızca haksızlıklar teşhir edilmemiştir. Sadece politik reformlar yapılmasını talep etmek meseleyi çok basite indirgemek olur; yalnızca biraz daha dayanışma gösterilmesini talep etmek sosyal vicdana çağrı yapmak belki dünya kiliseler günü kutlamalarındaolabilir.
 
Kitapta, seçkinlerin insan onurunu hiçe sayan hangi stratejilerle varlığını koruyup hepimizi mülksüzleştirdiği, kimlerin yoksulluk sayesinde zenginleştiği ve devlet politikalarının neden yoksulluğa değil, yoksullara savaş açmış olduğu,holdinglerin “sosyal girişimcilik”politikalarıyla neden yoksulluğun yapısını değiştirmediği hatta tam tersine sağlamlaştırdığı ve ilk bakışta rasyonel gözüken ticarileştirilmesinin arkasında, giderek daha fazla onaylanan tehlikeli bir eşitsizlik ideolojisinin olduğu anlatılıyor.
2-) “…O HALDE PASTA YESİNLER”
Bölüm, Almanya’daki 877 gıda bankasından bir milyonu aşkın insanın haftada bir kez yemek alışının anlatımıyla başlıyor.
‘Tüm zamanların en büyük sosyal hareketi’ olarak böbürlenilen gıda bankalarında fahri görevliler süpermarketlerden, ucuzluk mağazalarından ve toptancılardan, satılabilir nitelikte olmamasına rağmen hala yenilebilir gıdaları topluyor. Bunlar çoğunlıkla meyve, sebze ve süt ürünleri gibi çabuk bozulan ve son kullanma tarihinin hemen öncesinde veya sonrasında toplanan mallar. Normalde imhaedilecek olan bu artıklar, yoksullara dağıtılıyor. Gelir dağıtımının düzeltilmesi yerine sadaka sistemi, başlangıçta

evsiz barksızlar ve uyuşturucu bağımlıları gibi hiçbir sosyal gruba tutunamamış insanlara acil yardımolarak oluşturulan bu kurumlar, bugün iş piyasalarında başvurulan ‘reformlar’ sonucunda gıda bağışlarına muhtaç kalacak kadar yoksullaşan yurttaşlara yönelik bir tedarik sistemine dönüştü. 2003 ile 2009yılları arasında Almanya’daki gıda bankalarının sayısı üçe katlandı. Toplamda gıda bankaları Almanya’da yoksullara her yıl 130 bin ton gıda dağıtıyor. Bu miktar Almanya’da her yıl çöpe giden 20 milyon ton gıdanın yalnızca ufacık bir parçası. Bir yandan dünya üzerinde bir milyardan fazla insan açlık çeker ve günde en az 20.000 insan açlıktan ölürken, endüstri ülkelerinde imal edilen gıdaların büyük kısmı çöpe gidiyor. Avrupa ve Kuzey Amerika’da imha edilen gıda miktarı dünyada açlık çekeninsanların beslenmesine üç kez yetecekboyutlarda.
3-) KENTSEL SEÇKİNLEŞTİRMEDEN ZENGİNLERİN SİTELEŞMESİNE
Bölüm, şehirlerdeki yoksulların zenginler tarafından nasıl yerlerinden edildiğini ve politikanın bunu neden desteklediğini anlatıyor. 
Şehrin merkezindeki köhne binaların olduğu işçisemtleri, “kentsel seçkinleştirme”süreciyle varlıklı semtlere dönüştürülüyor. Eskiden kiralara gücü yeten öğrenciler ve sanatçıların doğaçlama olarak yaratıcılıklarıyla ortaya çıkardığı zarafet ve kentsel yaşam duygusu, bölgenin yüksek tabakalara çekici hale gelmesine, artan talebin kiraları patlatmasına, onarımsız evlerin lüks dairelere dönüşmesine ve düşük gelirlilerin merkeze uzak, ucuz evlere taşınmasına yol açıyor.

Yüksek duvarların arkasına izole olanların vurguladığı güvenlik, herşeyden önce bir statü ve zenginlik sembolü, villalar bölgesinin tel örgüleri, teşhir edilen zenginliğin son derece bayağı bir ifadesi. İnsanlar burada fakirlere karşı değil, diğer zenginlere karşı duvarlar örüyor. Kimin tel örgüleri daha uzun, kimin direkleri daha yüksek? Buna bir “comparatio genitalis” denebilir, yani zenginler ve iyi eğitimliler arasında bir tenasül uzvu karşılaştırması.

 

 

4-) SEÇKİNLERİN GÜCÜ

Bölüm, “Güzel bir numara: Sistemi eleştirmek hakkını, sistemden avantaj sağlayanlar kendilerine saklı tutuyor. Sistemin dibinitanıma imkânına sahip olanlarınsa öfkeli, kinci ve kıskanç oldukları bahanesiyle kozları ellerinden alınıyor” alıntısıyla başlıyor ve zenginlerin topluma neden veda ettiğive avantajları için nasıl savaştığıanlatılıyor.

İlkokulun 4 yıldan 6 yıla uzatılması reformu ile özellikle sosyal açıdan güçsüz öğrencilerin daha henüz 4. sınıftan sonra gerçekleşen ayıklanmanın kurbanları olmalarının önlenmesi hedefleniyordu. Üst tabakanın “öğrenmek istiyoruz” başlıklı protesto kampanyasıyla reformun önlenmesi, eğitimin seviyesini yükseltmek için değil, zaten daha iyi konumdaki çocuklarına ilave ayrıcalıklar sağlayan seçici okul sisteminin daha da güçlendirilmesi için yapılmıştı. Seçkinler kendilerini aşağıya karşı kapatıyor. Bu, aşağıdan kimse yukarıya gelemezse, yukarıda hemen hemen her şeyin olduğu gibi kalacağı anlamına geliyor.

Seçkinlerin radikalleşmesinden bahsedilirken, bundan seçkinlerin “kendi çıkarlarını daha büyük bir sertlikle savunması” kastediliyor. Seçkinlerinyalnızca ekonomi, yargı ve bürokraside değil politikada da yoğunlaşması, yani politikanın giderek elitleştirilmesi sonrasında, demokraside halkın artık ne ölçüde temsil edildiği sorgulanıyor. Bir zamanlar demokratik bir şekilde seçilen halkın temsilcileri, artık nüfusun geniş bir bölümünü hiçe sayarak siyaset yapmalarının meyvelerini, şimdilerde ekonomide sahip oldukları cazip işlervasıtasıyla topluyorlar.

Bir federal çalışma bakanı, taşeron işçilikte süre sınırlamasını kaldırıp ve taşeron işçiliğin yasal çerçevesini “liberalleştirdikten” sonra görevinden ayrılmış ve hemen sonrasında da Almanya’nın beşinci büyük taşeron işçilik şirketinde önemli bir göreve getirilmişti.
 

Aynı iş için daha az ücretin ödendiği ve sosyal güvencenin tanınmadığı sürekli yükseliş içindeki bu modern kölelik süreci bütün partilerin katkısıylagerçekleşiyor. Örneğin Yeşiller Partisi,sol bir direniş partisinden bir tür yeşil astarlı liberal partiye dönüşüme ışık tutarken, muhafazakâr görüşleri benimsemeksizin ve ekonomik gücün yanında yer almaksızın muhalefetten hükümete yükselmesinin kesinlikle mümkün olamayacağını savunuyor.

 

 

 

 5-) NİHAYET BİRİSİ, SÖYLENMESİ GEREKENİ SÖYLÜYOR

Bölümde, basındaki yazılar tarandığında genel olarak aynı mesajın verildiği anlatılıyor.  
Sosyal asalaklar toplumun sırtında bir yük olarak yaşıyor. Sosyal güçsüzlere yapılan saldırılar, akademisyenler ve ciddi medya organlarının bile bu saldırıya katılmasından bu yana iyice belirgin hale geldi. Sorgulanması istenmeyen acı reçetelertopluma şöyle ifade ediliyor: Şık olmamakla birlikte, başka çaresi yok. Maalesef, evet, maalesef! Böylesi “hoş olmayan gerçekler” hâkim sınıfın en severek başvurduğu bahane. 

 

Bir hâkiminbazı vandallara verilen sert cezalarlabirlikte söylediği sözler önemli “Toplumun dürüst üyeleri sizin gibilerden bıktı, sizlerden yorulduk”. Bu tarafsızlığını en azından koruması beklenenlerin, yukarıdan aşağıya başlattığı ve birçok örneği sürekli görülen ayrımcılıktan başka bir şey değildir.

 

 

 

6-) DAYANIŞMANIN SONU

 

Taşeron işçilik, 1967 yılına kadar Almanya’da yasaktı; 70’li yıllarda 3, 1985’de 6, 94’te 9, 97’de 12 ve 2002’de 24 ayla sınırlandırılmak üzere sürekli uzatıldı. 2004’yılından beri taşeron olarak çalıştırılma için herhangi bir süre sınırlaması yok.Bir çalışan, birgün işten çıkarılıp, ertesi gün daha düşük ücretle yeniden işe alınabiliyor artık. Taşeron işçilik; haklardan yoksun bir işçilik, yani köleliğin modern bir biçimidir. İncelemelere göre %20-50’lere uzanan daha düşük ücretalma ile taşeron işçilik, yaşlılıkta yoksulluğun başlıca nedeni; çünkü emeklilik hakkı, düşük ücretler ve çalışma aralıkları yüzünden son derece sınırlı.

Taşeron işçilerin kötü koşullarda ve düşük ücretlerdeçalışmakla kalmıyor, daimi çalışanların öfkesini de üzerlerine çekiyorlar. Şimdilik doğru dürüst bir işe sahip olanlar için ete kemiğe bürünmüş bir tehdit anlamına gelmekteler. İşçilerin üzerinde “Bugün sen, yarın onlar” diye sallanan Demokles’in kılıcı, toplu sözleşmelerde reel ücretlerin sürekli düşürülmesine neden oluyor.

Taşeron işçilik artık iş güvencesini yok etmek ve çalışma koşullarını genel anlamda kötüleştirmek için de kullanılıyor. Ekonomik büyüme uğruna daha genç yaşta ölünüyor. Yalnızca işin ağırlığınedeniyle değil, süreğen güvensizlik, işyerinin sık sık değişmesi, berbat ücret ve taşeron işçiliğin giderek değersizleşmesi sonucunda oluşan psikolojik baskı nedeniyle de işçiler yıpranıyor. Psikolojik sağlık sorunları ve buna bağlı devamsızlıklar çok yüksek, kas iskelet sistemi sorunlarında ise daha da yüksek. Almanya’da yoksullarortalamaya göre 7 yıl daha az yaşıyor. 
Sosyal sigorta kavramının, sermayenin ve Alman ihracat endüstrisinin etkisiyle giderek ortadan kalkmasının sonucu: Bir tarafta sesini çıkaramayacak kadar çökmüş, yıpranmış ve korku dolu devasa bir yedek işçi ordusu, öbür tarafta yukarıya yaltaklanan ve aşağıya tekmeler savuran özgüvensiz bir orta sınıf. Bu ikisinin üstünde ise, adil bir ücret ve makul bir vergi ödemeye razı olmadığını gözlerden kaçırmak üzere zengin ile yoksul arasındaki derin uçurumu “sosyal sorumluluk” masalıyla doldurma niyetinde olan güçlüler…
7-) DÜNYANIN KURTULUŞUNUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ
Bölüm, Muhammet Yunus’un “Merhamet sınırlı, Business sınırsızdır” alıntısıyla başlıyor. 2006 yılının Nobel Barış Ödülü’nü, yoksullara mikro krediler açmakonseptiyle alan Bangladeşli ekonomi uzmanı Muhammed Yunus, o günden beri ekonomi temelli dünya kurtuluşunun evliyasıolarak kabul ediliyor. Yunus’un bir sonraki fikri “Social Business” oldu: belli bir sosyal sorunu çözmek üzere kurulan, fakat elde edilen kârı ortaklara dağıtmayıp, sosyal etkiyi artırmak için yatırıma yönlendiren bir şirket. Şirketin bu bağlamda, devlet desteğine ve bağışlara muhtaç olmamak için rantabl olması ve kendi ayakları üstündedurması gerekiyor. Bu, bu tür ekonomik faaliyetleri, büyük holdingler içinde de cazipkılan bir önkoşul. Yunus, Danone, Adidas, BASF, Veolia ve Otto gibi çok uluslu şirketlerle “Social business” ortaklıklarıkurdu. Artık vicdanlı kapitalizm, sosyal girişimcilik anlamına geliyordu. “Sosyal Girişimcilik” sayesinde yoksulluk gibi sosyal sorunlar siyaset tarafından değil şirketler tarafından çözülecekti. İçinde bulunduğumuz on yılın mottosu, “Daha iyi bir dünya, girişimcilikle mümkün!”oldu: Sosyal hamak anlayışına karşı bireysel sorumluluk
Bu yaklaşımın arkasında aslında günümüzde neo-liberalizmin temel ilkesi haline gelen “Her koyun kendi bacağından asılır” bilgeliğinden başka bir şey yok. Yunus aslında bir kuyumcunun oğlu, üst-orta sınıfa mensup ve ABD’de ekonomi eğitimi görmüş. Ekonomik açıdan rantabl kalkınma yardımına, yoksulluğa baktığı gibi Batı gözüyle bakıyor. Batılı seçkinlerin davranış biçimini iyi bildiği için Batılı seçkinler onu ciddiye alıyor. Taraftarları arasında Hillary Clinton veya Nicolas Sarkozy gibi tanınmış politikacıların yanısıra Angelina Jolieve Brad Pitt, Bono ve Bob Geldof ve Bestseller yazarı Paulo Coelho gibi süper zengin dünya starları da var; Muhammed Yunus pop kültürüne dâhil.
Süt ürünlerinde dünyada lider konumda olan Danone 2006 yılında Muhammed Yunus ile işbirliği içerisinde Bangladeş’te bir “sosyal yoğurt fabrikası” açtı. Burada çocukları kötü beslenmeye karşı koruyan ve vitamin ve minerallerle zenginleştirilmiş, yoksulların cüzdanına uygun bir yoğurt üretilmekteydi. Yoğurt fabrikasında bölgenin küçük köylülerinin sütü kullanılıyor, çevrede yaşayan insanlar çalışıyor, yoğurdun pazarlanmasıyoksul köy evlerini kapı kapı dolaşıpkendilerine böylece bir gelir sağlayan satıcı yoksul kadınlar tarafından yapılıyordu. Bu girişim “Social business” uygulama örneği olarak çok sayıda ödül aldı. Tüm zamanların “yeni sosyal ekonomik mucizesi” olarak gösterildi.
Bangladeş’teki uzun gözlem ve görüşmelerden sonra Danone satıcısı kadınların satacakları yoğurdu önce satın almak zorunda olduklarını,dolayısıyla düzenli maaş alamadıklarını,bunun mikro business’in temel fikriolduğunu yani kadınların kendi işlerini mikro krediler alarak kurması olduğunu, aslında Danone’ye daha da fazla muhtaç olduklarını öğrendik. 
 

Ortaklığın kurulmasından 2 yıl sonra “sosyal yoğurt fabrikası” iflasın eşiğine geldi. Yönetim şu açıklamayı yaptı: “Bundan böyle stratejimiz 1.Satış yapmak, 2.Satış yapmak, 3.Satış yapmak ve 4.Masrafları düşürmek olarak belirlenmiştir”. 

Oysa bir zamanlar strateji olarak, 1.Yetersiz beslenmeye karşı mücadele etmek, 2.Yoksulluğa karşı mücadele etmek, 3.Kadınların kendi ayakları üstünde durmasını sağlamak ve 4.Yeni işleri yaratmaktan bahsedilmiyor muydu? Satış yapan kadınların geliri geçinmeye yetmiyor ve ayrıca köylerde hakarete uğruyorlardı.

Yıllık cirosu 15.2 milyar Euro olan –bu gerçek her fırsatta dile getirilmeli- borsaya kayıtlı Danone Holding, yalnızca yerel üreticiden topladığı sütlerin fiyatlarını böylesine düşük tuttuğu için ayakta durabiliyor. Adidas, Basf ve Ottogibi başka “iyilik gönüllüleri” de buna benzer faaliyetler sürdürdü ve başarısızlıkla sonuçlanan Danone fabrikasının ardından bu ortaklıklardan, büyük lafların haricinde herhangi bir şey duyulmadı.
Her ne kadar Bangladeş, Holdingler için başarısız bir “deney laboratuvarı” haline geldiyse de, yarının “Sosyal seçkinleri”nin yetiştirilmesi süreci de devam ediyor. Bu çerçevede European Business School (EBS)adını taşıyan ve kendisini “girişimciliğin elit yüksek okulu” ve “yarının yönetici seçkinlerinin nokta adresi” olarak gören bir özel üniversite var. Bu yüksek okulda Almanya’nın ilk “Social Business” kürsüsü kuruluyor. Tahmin edin bakalım, kimin sponsorluğunda:Yanılmadınız, elbette Danone’nin.
     
8) MİKRO KREDİLER:
Muhammed Yunus, yetmişli yılların başında Amerika’daki bir üniversitede tarımsal ekonomik gelişme dersleriveren bir profesördü. 1974-5 yıllarında Bangladeş’te büyük bir kıtlıkhâkimdi ve Yunus kendini yoksullukla mücadeleye adadı. Bir köyde genç bir kadınla karşılaştı. 21 yaşındaolan bu kadının 3 çoçuğu vardı ve ailesiyle birlikte derme çatma damı akan kerpiç bir kulübede yaşıyor ve el işçiliğiyle bambudan sandalyeler yapıyordu. Yunus bu kadının bambu alabilmek için yerel tefeciye borçlanmak zorunda kaldığını öğrendi. Faiz o kadar yüksekti ki, sandalyelerin satışından geçinemiyordu. Küçük rakamlar yüzünden birer köleye dönüşen bu insanların listesinihazırladı ve toplam 20 Euro (!) borcuolan 42 kurban (!) bulunduğunu saptadı. “Gördüklerime katlanmam mümkün değildi. Parayı çıkartıp masanın üzerine koydum ve onlara bu paranın yardımıyla özgürleşmelerinisöyledim” (!) diyor, Yunus.  

Mikro kredidüşüncesinin bu doğuş anından sonra 1983yılında Grameen Bank kuruldu. Fikir çok basitti: Mikro kredi sistemi vasıtasıyla güvence gösteremedikleri için bankalardan para alamayan kişilere düşük meblağlı krediler verilecekti. Bunlar bu küçük kredilerle işlerini büyüterek veya geçimlerini sağlamak için bir iş kurarak kredileri faizleriyle birlikte geri ödeyeceklerdi. Böylece fahiş faizli tefeciliğin önü kesilmiş olacaktı. Mikro kredilerin nerdeyse tamamı kadınlara veriliyor, burada amaç kadınların bağımsızlığını desteklemekti. Kadınlar özellikle güvenilir olarak kabul ediliyor. Bangladeş’te2 milyar Euronun üzerinde bir meblağ mikro kredi olarak dolaşımda bulunuyor ve faizlerkuruma göre %20-40 (!) arasında değişiyor.

 

Bütün bu sürecin sonunu kadınların anlattıklarıyla özetlenebilir: “Eskiden hayatımız zor ve yoksulluk içinde geçiyordu. Fakat bugünden daha iyiydi. Şimdi herkes yalnızca borcunu ödemekle meşgul”.              
Yapılan araştırmaların sonucu: “Mikro kredi kullananların yalnızca %5’i krediden yarar sağlıyor. Bunların yarar sağlayabilmesinin nedeni ise, krediyi çekmeden önce de güvenilir bir gelir kaynağına sahip olmaları. Kredi alanların %50’si hayat standardını yükseltemedi, kalan %45’in durumu ise büyük ölçüde kötüye gitti”.

Mikro kredilerin yoksullukla mücadelede uğradığı başarısızlık apaçık ortada.
Mikro krediler, piyasa ekonomisini dünyanın en ücra köşelerine götürerek, finans piyasalarına yoksulların sermaye için ilginç bir alan olduğunu,  yoksulların da tüketebileceğini ve kapitalizmin yoksullar için de işlediğini kanıtladı.
9-) GELSİN GÜZEL HAYAT
Bölüm, Antonio Gramsci’nin emekçilere söylediği, eğitim görün çünkü tüm aklınıza ihtiyacımız var; faal olun çünkü tüm çoşkunuza, (öğretmenize) ihtiyacımız var; örgütlenin çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız var” alıntısıyla başlıyor.

Son dönemlerde birçok ülkedeki kitlesel protesto hareketleri anlatılıyor.

Oralarda denilen şudur: “Bir şeyler harekete geçiyor, daha adil bir düzen için. Eşitlik mutluluktur: Adil toplumlar herkes için daha iyidir. Eşitsizlik mutsuz, hasta ve saldırgan yapıyor”.

 

Uzun zamandır içlerinde biriktirdikleri nefreti sınırsız bir tahrip etme biçiminde ifade eden gençlerin durumu şunu gösteriyor:

“Dışlanma yalnızca bireyi değil, tüm toplumu tahripediyor. Korku ve tüketim toplumunun çılgınlıklarına katılma hırsının giydirdiği deli gömleğinden kurtulmak isteyenler, çok yeni bir tutum benimsemek zorunda değil. Korkusuzca hepimizin sonuçta insan olduğunu, bu yıpranmış gezegene muhtaç bulunduğumuzu hatırlamak ve içimizdeki korku ve hırsa direnen sesi dinleyerekruhumuzun şefkat, fantezi, sezgi ve duygudaşlık gibi değerlerini yeniden keşfetmek tamamıyla yeterli. Sayıca kalabalığız ve yalnızca birbirimize sahibiz. Herkese yetecek kadar zenginlik var. Zenginlerin yoksullara karşı sürdürdüğü savaşın paralı askerleri olmayalım, ortaklaşarak davranalım”. 

    

Categories: Kathrin Hartmann, KÜRESEL ÇARKIN DIŞINDA KALANLAR | 1 Yorum

DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ, Fathali M. Moghaddam

 

 

FATHALI M. MOGHADDAM, Psikolog, PhD, Prof, Georgetown Uni, 3P Yayıncılık USA: 2013, TR-2014, Çeviri: Hakan Kabasakal, 344sf.

(Gürsel Remzi Soybir hazırlamıştır)

 


 

 

Diktatörlükve demokrasiyi ayrı kategoriler olmak yerine, bir sarkacın iki ayrı ucu olarak değerlendiriyorum. Toplumlar durağan değildir ve sarkacın iki ucu arasında gidip gelebilirler. Birleşik Devletler gibi kapitalist demokrasiler de dâhil olmak üzere tüm toplumlar her an diktatörlüğe kayabilirler.

 

Kapitalist demokrasilerde sınıflar arası eşitsizlikler, başlıca ideoloji marifetiyle idame ettirilmektedir. İktidardaki elitler toplumda sınıflar arası eşitsizliklerin temel özellikleri açısından hemfikirdirler. Eşitsizliğin meşruiyeti söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’de CumhuriyetçilerleDemokratlar arasında, İngiltere’de Muhafazakârlarla İşçi Partisi arasında çok da fark yoktur. Ortaya konan görüş farklılıkları sosyo-politik sistemin meşruiyetinden ziyade hangi derecede eşitsizliğin meşru sayılabileceği konusundadır.  

 
Diktatörlük, özgür ve adil olmayan seçimlerle başa geçmiş tek bir kişinin ya da elit bir grubun topluma hükmetmesi, emrindeki güvenlik güçlerini kullanarakpolitik muhaliflerini bastırması ve özgür seçimler yoluyla iktidardan indirilememesi durumudur.
Diktatörlükte kaba kuvvete, silahların gücüne ve işkenceye sırtlarını dayamış olduklarından toplumu devletin meşruluğuna ikna etmeye gerek duymazlar.

 

İktidardaki elitler diktatöre ve ortaya koyduğu vizyona kesin bir sadakatle bağlılığını ilan etmelidir.  Bu sadakat paylaşımı, bir ideolojiye mutlak bağlılıkla sağlanmaktadır. İktidardaki güçlü elit de kendisine tabi olanları ideolojiye körü körüne bağlılıkla kontrol altında tutar.

Diktatörlerin hiyerarşisinde, diktatörce eğilimler kendini yineler, öyle ki, ailede, okulda, iş yerinde ve çalışma gruplarında ve sosyal yapının çok farklı kesimlerinde küçük diktatörler filizlenir. Küçük diktatör baba çocuğunu otoriter tarzda yetiştirir.

 

 

Hükümetin zirvesinde yaşanan organize yolsuzluk, yani kleptokrasiye, bulaşmış olan idareciler, topluluğun genel refahında azalmayla sonuçlansa bile, kişisel çıkar sağlayan politikaları desteklerler. Bununla beraber yüce diktatörü desteklemeleri isteniyorsa küçük diktatörler de sistemden menfaat sağlamalıdır.

 


Diktatörlükte,  sıradan insanın  günlük  yaşamına  derinlemesine  girmenin  yolu,  kadının  rolünü şekillendirmekten  geçer.  Kadına düşen görevleri idealler çerçevesinde şekillendirme çabaları diktatörlerin ortak paydasıdır. Eş ve anne olarak kadının geleneksel rolüne öncelik verilir. Doğurgan kadın baş tacıdır.Bir deri bir kemik kalmış, nevrotik, dalgın, işkolik ve kısır kadın imgesini açığa vuran feminist kadın karikatürleri kullanılır. Kadınlık idealinin merkezinde, kendini başkaları için, özellikle ulus için feda vurgusu yer alır.

 

Demokrasilerde yasalardan asla taviz verilmediği, tüm yurttaşların kanun önünde eşit muamele gördükleri söylenebilir. Diktatörlüklerde ise kanunlar vardır, ancak bunlar halkın sadece bir bölümünü gözetir. Bağımsız yargıdan söz edilemez. Yargı geçerli olan kanunlara ve toplumsal isteklere kulak tıkayarak diktatörün ya da elit grubun ölçüsüz isteklerine kulak verir. Eğitim sistemi, basın, haberleşme ve bilişim sistemleri  üzerinde eşi görülmemiş bir kontrol vardır. Toplumun hareketleri rejimin ayakta kalmasını sağlayacak şekilde kontrol altında tutulur.
Totaliter hareket kesintisiz eylemi içerir, dolayısıyla manevi misyon sürekli değiştirilir. Herkesin, özellikle iktidardaki elitlerin, en son değişikliklerleistisnasız aynı çizgide olmak için tetikte olmaları şarttır.

 

 

Diktatörlükte, liderin seçim yoluyla iktidardan uzaklaştırılabilmesi sadece teoride mümkündür.  Adil ve özgür olmayan seçimler kendi rejimlerini meşru kılmak ve devamını sağlamak için bir yoldur. 21.yy da demokrasi maskesi takan diktatörler hızla çoğalıyor. Batılı güçlerin etkisi altındaki günümüz diktatörlüklerinde de seçimler yapılır, maskelenmiş diktatörleri, demokratik bir diktatörmüş gibi göstermek için seçimlere hile karıştırılır.

 

 

 
Diktatörlük özel bir zekâ ve beceri içerir. Bunlar arasında; güç potansiyelini sezme yeteneği, diktatörlüğe taşıyan sıçrama tahtasının oluşturulmasına yardımcı olan durumları ve takipçileri kendi çıkarları için kullanma becerisive şartlar olgunlaştığında iktidara sıçrama kararlılığı vardır. Bir kriz yaratmave var olan krizi kullanabilme yeteneği diktatörler arasındaki farklılıkları oluşturur. Diğer yandan tüm diktatörler, halkları tarafından tapılırcasına sevildiklerine inanırlar. İşte bu da diktatörlerin yanılgısıdır.

 

 

 

Diktatörlükle yönetilen halkların çoğu, hükümetin, halkın rızasını almadan koyduğu kurallara dayanarak ülkeyi yönettiğinin farkındadır. Baskının ve yozlaşmanın toplumun her katmanına hâkim olduğunu bilirler. Üstelik hükümeti değiştirmenin tek yolunun, rejimce yasa dışı ilan edilen, toplu eylem olduğunu da iyi bilirler. Halkları ne düşündüğünü açıkça söyleyerek topluca eyleme geçmekten alıkoyansa, yüzlerine doğrultulmuş olan namlulardır.

 

 

Diktatörlük ve demokrasi açıklık testleri ile ayırt edilebilir:
Birinci Test: Şehir Meydanı Testi: Bir yurttaşın şehrin meydanına çıkıp, tutuklanma, hapse atılma ve fiziksel şiddete uğrama korkusu olmadan özgürce konuşabilmesidir.
İkinci Test: iktidarın, seçim sandığında oylar ile değiştirilebilmesidir.Yönetim kademelerine tekrar seçilebilmenin azami bir sınırı olmalıdır. Seçimler uluslararası adiliyet esaslarına göre yapılmalıdır. İktidar partisi, adaylarıideolojik açıdan ya da başka değerlendirmelere göre elemeden geçirmemelidir.
Üçüncü test: Azınlık haklarının korunabilmesidir.
Dördüncü test: Bağımsız yargı varlığıdır.

 

 

Diktatörlerin karşısına çıkan en önemli tehlikenin halk isyanı olduğu fikrinin aksini savunan 3 iddia vardır:

 

Birinci iddia (Svolik 2009): Tarihsel kanıtlar gösteriyor ki, diktatörler genelde halk ayaklanmalarıyla devrilememektedir. 1945-2002 arasında iktidardan düşen 316 baskıcı liderden sadece 32‘si halk ayaklanmasıyla devrilmiştir. 205‘i aynı elit grup içinden çıkan muhalif görüşlü bir başka diktatörün başrolü oynadığı bir darbeyle devrilmiştir. Diktatörlere yönelik başlıca tehdit, halktan değil, iktidardaki elitin diğer üyelerinden kaynaklanmaktadır.

 
İkinci iddia (Pareto): Toplumlara hükmeden iktidardaki elit kesim, gücü elinde tutmayı sürdürmek için, belirli düzeyde serbestliğe ve sosyal hareketliliğe izin vermelidir.  Böylece elit olmayan ebeveynlerden doğacak yetenekli bireyler sınıf atlayarak elitlere katılabilir. Elit ebeveynlerden  doğan yeteneksiz bireyler de sosyal hiyerarşide gerileyerek elit dışına atılır. Eğer serbestliğe izin verilmezse elit olmayan ebeveynlerin yetenekli çocukları karşı harekete geçerek halk ayaklanmasına önderlik edecek karşı elitleri yaratır. Ayaklanma başarılı olursa karşı elitler önceki elitlerin rolünü üstlenir. Pareto’ya göre, devrim hedefine ulaşmış olsa bile eşitsizlik devam eder.Elitlerin korkulu rüyası olan en büyük tehlike karşı elitlerdir. Karşı elitler iktidardaki elitleri devirmek için halk kalabalıklarını sadece maşa olarak kullanırlar.
Burada Pareto’nun karşı eliti ile Lenin’in önderi eşdeğerdir. İktidardaki elit kontrolu ve gücü elinde tutmayı sürdürmek için, bir önderin oluşumunu mutlaka engellemelidir.
 
 
Üçüncü iddia (McCarty- Kaynak Seferberliği): Kaynakları kontrol edebilenler halkı ayaklandırarak sosyal bir hareketi başlatıp şekillendirebilir. Halk içinde baş gösteren hoşnutsuzluklar, nispi mahrumiyet duyguları ve sınıf bilinci kaynaklar vasıtasıyla etki altına alınabilir. Kaynaklar kullanılarak hükümetin sahip olduğu halk desteği  yıpratılabilir, hatta iktidardan devrilebilir.

 

Diktatörlüğe yolu açan sıçrama tahtasının oluşumunda; abartılmış tehdit, istikrarsızlık, görece yoksunluk ve grup kimliğine yönelik ortak tehdit algısıönemli rol oynar. Bunun için ortada gerçek bir tehdit olması da gerekli değildir. Ortak kimliğe yönelik tehdit, çaresizlik ve çöküş hissi; aşırı uçlara kaymadan şiddet eylemlerine kadar birtakım tepkileri başlatabilir. Örneğin, İslam ülkelerinde Kadınların Türbanı, tıpkı Amerikan Bayrağı‘nda olduğu gibi ait oldukları milletlerin önemli kutsalları arasındadır ve bunlara karşı savunucular canlarını vermeye hazırdırlar.
Categories: DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ, Fathali M. Moghaddam | 1 Yorum

YAŞAM VE YAZGI, Vasili Grossman, 3.Kitap, (Roman)

 

 

VASİLİ GROSSMAN, Gazeteci-Yazar-Kimya Müh., RUS-1980, TR-2012, Can Yayın, Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu, 359 sf.

                                            

 

(Savaşta) Ölümün karşısına çıkmak, ondan saklanmamak, tersine ölüme koşmak ne kadar can sıkıcı, ne kadar fecidir. Gencecik ölmek ne korkunçtur! Yaşamak, hep yaşamak istenir. O kadar az yaşanmış genç bir hayatı koruma istediğinden daha güçlü bir istek yoktur dünyada. Bu istek düşüncelerde değildir, bu istek düşünceden daha güçlüdür, insanın soluğundadır, burun deliklerindedir, gözlerindedir, kaslarındadır, oksijeni açgözlülükle yakan kanındaki hemoglobinindedir. Hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar, ölçülemeyecek kadar büyüktür.

 

Alman ordusunun Stalingrad’da (Volgagrad) kuşatılması, savaşın akışında bir dönüm noktası oldu. Stalingrad Zaferi, savaşın sonucunu belirledi, ancak muzaffer halkla muzaffer devlet arasındaki sessiz tartışma devam ediyordu. İnsanın YAZGISI, insanın özgürlüğü bu tartışmaya bağlıydı.
…Stalingrad Savunmasında heyecanın doruğuna tırmanan halk savaşı, Stalin‘e devlet milliyetçiliği ideolojisini açıkça ilan etme olanağı vermiştir.

 

-(Savaş’ta Stalin’in güçlenmesi üzerine) …herkes böyle yapıyor (Stalin’e biat ediyor), edebiyatta da, bilimde de, parti liderleri de ve sizin çok sevdiğiniz müzikte Şostakoviç de hatalarını(!) itiraf ediyor, pişmanlık mektupları yazıyor ve itiraf ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyor.

-Ama GÖRÜNMEYEN BİR GÜÇ (Stalin’in gücünün yaygınlığı) onu eziyordu. Bu gücün HİPNOTİZE EDİCİ ağırlığını hissediyordu. Bu güç, KENDİ İSTEDİĞİ GİBİ DÜŞÜNMEYE ve KENDİ DİKTE ETTİKLERİNİ YAZMAYA zorluyordu. Bu güç ONUN İÇİNDEYDİ, yüreğini donduruyordu, iradesini zayıflatıyordu… 
…Bu güce boyun eğenlere ancak böyle bir gücü üzerinde hissetmeyenler hayret edebilir. Böyle bir gücü üzerinde hissetmiş olan insanlar başka bir şeye bir an olsun parlayabilme gücüne, öfkeyle ağızdan çıkmış bir söze, ürkek ve hızlı bir protesto jestine hayret ederler. 

-Söyleyin bana, eğer her yerde hazır ve nazır olan ve her şeyi bilen bir varlık (Stalin), bizim şimdiki zoolojik kendimize güvenimizle ve bencilliğimizle, sınıfsal, ırksal, devletsel ve bireysel BENCİLLİĞİMİZLE kalacak olursa bu varlığın gücü dünyaya ne kazandıracaktır? Bu insan bütün dünyayı galaksinin bir toplama kampına çevirmeyecek midir? 

– …bizim en büyük derdimiz, VİCDANIMIZIN SESİNE UYMADAN yaşamamız. Düşündüğümüz şeyi söylemiyoruz. Bir şey hissediyoruz, ama başka bir şey yapıyoruz. …bizler 1937‘de binlerce suçsuz insan idam edildiğinde (Stalin) sustuk. En iyi insanlar sustular! …Genel kolektifleştirme sırasında da sustuk. …SOSYALİZM sadece ağır sanayi demek değildir. Öncelikle VİCDAN HAKKIDIR. Eğer kendisinde VİCDANLI DAVRANMA GÜCÜ bulabilirse bir MUTLULUK kabarması hisseder.

 

 

-Ona öyle geliyordu ki, biraz önce parmaklarını öptüğü bu KADIN, yaşamında istediği, HAYAL ETTİĞİ HER ŞEYİN, bilimin de, şöhretin de, herkes tarafından tanınma sevincinin de YERİNİ ALABİLİRDİ.

 

Kalmuklar (Hazar batısına göç etmiş Moğollar) Alman düdüğü çalıyorlardı. …Rusları yakalamaya çalışıyorlardı. Oysa Sovyet yönetiminin onlara vermediği ne kaldı! Hırpani göçebelerin, frenginin, kara cahilliğin kol gezdiği bir ülkeydi burası. İşte Kurdun karnını istediğin kadar doyur, yine de gözü bozkırda oluyor. İçsavaş sırasında da Kalmuklar hemen hemen hep Beyazların (Devrim karşıtları) yanındaydılar… Oysa halkların dostluğu falan denilerek ne çok para harcandı. 

 

 

Akşam ışığı, olan bitenin içyüzünü ortaya çıkarma, görsel izlenimi bir tabloya, bir öyküye, bir yazgıya dönüştürme özelliğine sahiptir. Batmakta olan güneşte çamur ve is lekeleri yüzlerce sesle konuşur, insanın yüreği sızlar, uzaklaşan mutluluğu, ölenlerin geri gelmeyeceğini, yapılan hataların acısını, umudun sonsuz güzelliğini görürsün.

 

– …bizde Hamletvari ikilemleri, kuşkuları, kararsızlıkları yüzünden entelektüellerle alay etmek hoş karşılanır. Ben de gençliğimde bu özelliklerimden nefret ederdim. Şimdi ise farklı düşünüyorum: İnsanlar, büyük buluşları da, büyük kitapları da kararsız ve kuşkucu kişilere borçludurlar. …Onlar da gerektiğinde en az sağlam iradeli ve kararlı insanlar kadar ateşin üstüne, merminin altına yürürler.

 

 

– …ÖFKEYE KAPILMIŞ DEVLET, onun yalnızca özgürlüğünü, huzurunu değil, aklını, yeteneğini, kendine güvenini de elinden alabilir, onu renksiz, kafasız, bezgin bir insan haline getirebilir.

 

-Onun (Stalin) TEK BİR SÖZÜ ÜZERİNE, koca koca inşaatlar yapılıyor, ağaçlar kesiliyor, yüz binlerce insan kanal açıyor, kentler kuruyor, kutup gecelerinin hüküm sürdüğü, ebedi olarak donmuş diyarlarda yol açıyorlardı. O, yüce bir DEVLETİ KENDİNDE İFADE EDİYORDU! Stalin Anayasası’nın güneşiStalin’in partisiStalin’in beş yıllık planlarıStalin yapılarıStalin stratejisiYüce bir devlet kendini onda, onun karakterinde, onun alışkanlıklarında ifade ediyordu.
Rusya bin yıldır sınırsız mutlakiyet ülkesi, çarların ve gözdelerinin ülkesiydi. Ancak BİN YIL BOYUNCA RUSYA TARİHİNDE STALİN’İNKİNE BENZER BİR GÜÇ OLMAMIŞTI.

1937‘de partiden uzaklaştırılarak ya da baskı yapılarak tasfiye edilenlerin yerine gelen yeni parti üyesi tipini biliyordu. Bunlar ondan farklı bir yapıda insanlardı. Başka kitapları farklı biçimde okuyorlardı. Okumuyorlar, “ÜZERİNDE ÇOK ÇALIŞIYORLARDI”. YAŞAMIN MADDİ NİMETLERİNİ SEVİYORLAR ve değerini biliyorlardı. …Yabancı dil bilmiyorlardı. Aralarında zeki insanlar vardı, ama sanki asıl ÇALIŞMA GÜÇLERİNİ DÜŞÜNCEDEN, AKILDAN DEĞİL, PRATİK YETENEKLERİNDEN VE KURNAZLIKLARINDAN, görüşlerindeki KÜÇÜK BURJUVA SAĞDUYUSUNDAN alıyorlardı.

 

Yaşamın yıkıldığı o acı anda bir kadının verebileceği SEVGİNİN gücünü anlamıştı. İnsanın KARISI! Demir ayaklar altında çiğnenen bir insanın sadece karısının gözünde bir değeri vardır. Her yanı tükürük içindedir, ama karısı karmakarışık olmuş saçlarını tarar, acı dolu gözlerinin içine bakar.

 

Devrimin canlı bedeninden derisi yüzülüyor, yeni dönem bu derinin içine süzülmek istiyor, proleterya devriminin kanlı canlı eti, dumanı tüten iç organları ise çöpe atılıyordu, yeni dönemin onlara gereksinimi yoktu. Devrimin derisi gerekliydi, bu deriyi de insanlardan diri diri yüzüyorlardı. Devrimin derisini üzerlerine çekenler, onun sözleriyle konuşuyorlar, onun hareketlerini yineliyorlardı ama farklı bir beyne, farklı ciğerlere, böbreklere, gözlere sahiptiler.       

 

 

Ruh ve beden birleşik kaplar gibidir ve saldıran taraf, insanın fiziksel yapısının savunmasını yıkarak, ezerek açılan gediğe kendi hareketli araçlarını her zaman başarıyla sokar, insanın ruhunu ele geçirir ve kayıtsız koşulsuz teslim olmak zorunda bırakır.

 
Her gün, her saat, yıldan yıla insan olma, iyi ve dürüst olma hakkı için mücadele etmek gerekir. Bu mücadelede gurur da, kibir de olmamalı, bir tek alçakgönüllülük bulunmalı. Ama eğer o çaresiz an gelip çatarsa insan ölümden korkmamalı, insan olarak kalmak istiyorsa korkmamalı.

 

ÖLENLERİN İNSAN OLARAK YAŞAYIP İNSAN OLARAK ÖLMEYİ BAŞARMALARI: Dünyada daha önce var olmuş ve bundan sonra da var olacak olan, gelecek ve gidecek olan TÜM AZAMETLİ VE ZALİM GÜÇLERE KARŞI İNSANIN ACI AMA SONSUZ ZAFERİ İŞTE BUDUR.


Categories: 3.Kitap, Vasili Grossman, YAŞAM VE YAZGI | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın